2002 yılından buyana kesintisiz hizmet

Üye olun yazmaya başlayın ve Çankırı'nın geleceğine siz yön verin. Çankırı Araştırmaları Sitesi [www.cansaati.org]

Forum Anasayfası Forum Anasayfası » Araştırmalar » Şehir Araştırmaları
  Yeni Mesajlar Yeni Mesajlar RSS - Çankırı'da bir köy
  Yardım Yardım  Forumu Ara   Kayıt Ol Kayıt Ol  Giriş Giriş

Yeni Sayfa 1

Güncel Sitemiz için tıklayınız.

Çankırı Araştırmaları Sitesi Ağustos 2013 3 ncü dönem sitesi

2002 yılından bu güne kesintisiz hizmet veren sitemizin binlerce yazı ve görselin bulunduğu arşivleri

2000-2005 I. Arşiv       2006-2013 II. Arşiv

 


Kilitli ForumÇankırı'da bir köy

 Yanıt Yaz Yanıt Yaz
Yazar
  Konu Arama Konu Arama  Konu Seçenekleri Konu Seçenekleri
camkenarı Açılır Kutu Gör
Okur
Okur
Simge

Kayıt Tarihi: 26.05.2007
Status: Aktif Değil
Points: 33
Mesaj Seçenekleri Mesaj Seçenekleri   Teşekkür (0) Teşekkür(0)   Alıntı camkenarı Alıntı  Yanıt YazCevapla Mesajın Direkt Linki Konu: Çankırı'da bir köy
    Gönderim Zamanı: 27.05.2007 Saat 03:51

KÖY

 

Böyle olacağı daha baştan belliydi. Çoban köpekleri susmuş. Çıngıraklar susmuş. Menteşeler, çiviler olmasa ne bu kapıda kalır, ne kalkıp gider. Böyle tozlu bir yolda, yağmuru bekler gibi olacağı bekliyor.

 
 
            Kadınlar duvarlara vuruyordu. Ellerinin vurabileceği her yeriyle. Sesleri çıkmıyor, gözleri vuruyor. Bütün güçleriyle, canhıraş yardım istiyorlar. Peşlerinde ölümden beter, acı bir lokma. Bütün bu anlatacaklarım yaşanmamış olabilirdi. Ama artık çok geç.

 

 

Başakların kıyısında oturuyor. Gözleri bulutsuz. Dudaklarının arasında belli belirsiz bir ıslık, ellerini gözlerine siper edip, toz bulutuna bakıyor. Köyün yaslandığı tepeler “nerede kaldın” diyor.. Devamını getirmeyerek. Beyaz tepeler, köye gelen yolu seyrediyor.

 

 

Uzaklarda bir yol daha var. Otomobillerin gidemeyeceği, komşu köylerden gelen, engebeli, bozuk bir yol. Köyün ışıkları söndüğünde, konuşmalar rüzgâra binip gezinir, yıldızlar yorgan olup üstlerine örtülürdü. Hışırdayan ceviz yaprakları görmüş. Adam, koşup çıkarmaya çalışırken hayvanı, bir ömür harcadı. Çok ağlayanı oldu. Hayvan değildi balçığa saplanan. Kader. Üstüne yapışan bir uğursuzluk gibi, bir canavar gibi tünedi ocaklarına.

 

 

Kendimi çıkaramadım. Onu sevdim. Ben yalancı değildim. Zavallıydım belki. Niçin sevilir, bilmiyordum. Dilim tutulmuştu. Bu sokaktan geçmesem, içimde bir şeyler durmadan yalan söylüyor. Dedim, ben yalancı değilim. Ne olur olursa? Annem “alırız” dedi. Almak değil, kahrolmak istiyorum ben. Başkalarına gittikçe, yıldızların uzaklaştığını hissettikçe, sabah üstümden sıcaklıklar gittikçe… Güvercinler camiyi terk etmiş. Kaçırdığım her şeyin bir ipi var. Boşlukta salınan ve suçlayan. İsterdim. Babamla aynı sofrada olalım. Yıllarca ekilmeyen tarlalar gibi. Birlikte otursak bile, sofra bezindeki geyik desenleri, ekmek kırıntıları, çay lekeleri bana daha yakın. Bu şekerler, çay kaşığı bana gülümsüyor. Babam gitti. Her gitmek biraz gelmektir. Hatta düpedüz gelmektir aslında. Babam yıllardır gidiyor. Hâlâ bir geliş birikmedi. Söğüt yaprakları bütün bir şehri buraya çağırıyor. Gelin, sevin bu çocuğu. O sevilmeyi istiyor. Söğüt yaprakları yüzüme dallarını vuruyor.

 

 

Kaşda döşeklere uzanmış radyo dinliyoruz. Caz saati. Kanallar arasında hışırdayan sesler. Uzandığım yıldızlar. Rüzgâr. Bir türkü sesinde yüzler gevşeyip, yataklarında yer beğeniyor. Adı Ahmet’ti. Var gücüyle asılıyor. Hayvanın gözleri fırlamış. “ben öldüm” diyor. Ahmet bu gözleri biliyor. Yalvarışını. “senin suçun bu” deyişini. Var gücüyle asılıyor. Tutunduğu ağacı bıraksa, ikisi birden mırığa gömülecek. Annesi, bir güz elması gibi kuruyup gittiydi. Çalınmış bir su gibi. Onu bekledi. “Anam” demek için. Ağaçların dibini açıp, ocaklara giden su yollarında, bu Kara Ahmet... Kopacak kolları. “Anam” diyecek. Bir kurtulsa şuradan, bir Bafra yakacak. Sergide bir Samsun vardı. Üvey kardeşinin getirdiği… Anasının oğlu... Onu bir evlat gibi sevdi. Hayın değil. Karısı hayın. Ebecük ağızlı. Bir doğru avrat bulamadı ya... Elleri gevşiyor. Tutamıyor. Kayıp gidiyor, öllüğün körü! Anasının oğlu. Kalbi koptu kopacak. Biri yetişse. Şuradan çıkayım kendi elimle vuracağım. Vurulur mu? Vurulmaz mı? Ben bitmişim babam...

 

 

Herkesi bir yana bıraktım. Tüm akrabaları. Ben bile kalabilirim geride. Her gittiğin yerde bir mabet, bir güzel toprak, bir doğum rüzgârı eser. Ayrılık sırtını yasladığın ağaç. Bu ışık… Gece boyunca yanında kalan. Senin nefesini alıyor. Gözlerinin ferini. Sevdiğim tüm kadınlar ağzımda acı bir tatla kuruyor. Aşk, hangi aynaya bakarsan bak, senden geçecek. Buraya gelmek için kendini sınaman gerekiyorsa, durma. Oraya giden yolu sorarak bulamazsın. Kardeşlerini arıyorsun. Kardeşlerin koptuğun yerde değil, düştüğün yerde olacak.

 

 

Babasının öldüğünü bilmiyordu. Kardeşi konusunda haklıydın. Böyle olacağını kimse bilmiyordu. Yalnızca bu ölüm... Başka şeyleri anımsattı. Seneler evvel ölen, üç adamı. İki kardeş silahlarıyla bostana gidiyorlar. Bostanda üç kişi onları bekliyor. Kardeşlerden biri, daha silahına davranmadan vuruluyor. Diğeri, adamlardan ikisini haklıyor. Üçüncü adam kaçıp jandarmaya haber veriyor. Hatta anlaşılan o ki, kimse vurulmadan kaçıp yola düşmüş o. Neyse.. Abisinin öldüğünü anlayınca, bizimki oradan tüymüş. Artık nereye gittiyse... Bir süre kaçak yaşadı, yakalandı. Birkaç sene içerde kaldı. Sonra salıverdiler.

Bu bizim...

Evet o…

Bir süre kan davası güttüler. Neden sonra Ahmet ağayla dünür oldular. Her şey iyi gibiydi. Sonra bir şeyler ters gitmeye başladı. Ahmet ağa biliyordu ama, kimseye demedi. Hayvanı kurtarmaya çalışırken dünürü yetişmiş. Hayvanı çıkarmışlar. Amma velâkin Ahmet ağa eve gelince fenalaşmış. Rahmetliyi kalp götürdü diyorlar.

Keşke bıraksaydı hayvanı.

Adamcağız hangi birini bıraksın.

 

 

Bütün gece ağlamalar dinmedi. Onlar duvara vurdukça aklım başımdan gidiyor. Elimden ne gelir? Kapıdakiler eşkıya. Gavurun dölleri. Kim oldukları belli. N’apabilirim? Kim n’apabilir? Kesin silahları var. Gelinler ağlıyor. Ben onlara dedim. Demedim mi? ‘Oğlum başka zaman gidin şehre’ diye. Ortalık kötü. Bu Ahmet söz dinlemiyor. N’olacak şimdi? Yazık! Tüh namussuzlara! Mavzeri alsam... Daha yeni gelin. Namussuzlar! Vay başıma gelen!

 

 

Sonra?

Mavzer sesini duyunca kaçmışlar.

İyi bari.

Evet. Mavzer sesi iyi bir hikayedir.

Hikaye mi!?

Evet. Devrilen traktör de, iki kişiyi haklama da.

Peki aslı ne bu işlerin?

Aslı.. Aslı şu. Bu çocuk niye döndü şehirden?

Adnan mı?

Evet.

Bilmem ki.. Peki ya kadın, kızları?

Şehre gittiler, bir apartmanda kapıcılık yapıyorlarmış. Temizliğe falan gidip.. Gerçi kızları bilmiyorum. Ama bitti onlar. Tükendiler. Kaç kez hem de... Bu köyde güvercinler vardı eskiden. Çekip gitti. Ama kimse konuşmak istemez bunu. Neyse...

 

 

Güvercinler havalandığında ağaçtan geriye ne kalırdı? Babamdan geriye ne kalırdı? Ekmeği katıktan ayırsa… Adnan. Adnan saçları üç numara, diz çökmüş sofrada. Üzüm tanelerinden geriye ne kalırdı? Sökülmüş pilli radyodan geriye kalanlar… Kuş tüyleri. Kalemtıraş döküntüleri. Silgiler. Okulun merdivenleri. Ayva ağaçları. Duvar boyu akan sular. Zeynep olmasa ne kalırdı? Cevize doğru yürüyen, bu yol olmasa? Kalkıp geri gelirdi. Geri gelse, onu sevmesi geçer miydi? Dişi ağrıdığında, sabahlara dek uyumadığında ve sonra geçtiğinde unuturdu yine. Zeynep her an, her şey. Yıllar geçse, Zeynep bir yerden yine çıkıp gelir. O bilmez. Bir taş olur. Bir taşın sıçrayışına mektup yazar. Büyük bir kaya “ben onu sevdim” der, ateşin başına çökmüş, “kızım gibiydi.” Oturur konuşursun. Gözlerde biriken yenilgilerin seğirmesini izlersin ve sonra kederli çekilmesini, umutsuz karanlığına. Dalıp gidince bir hayırsıza, bir taş sıçrar öndeki kamyondan. Şak diye, tuz buz eder camı. Cam dediğin Zeynep, taş dediğin Zeynep. Sarıldığın Zeynep, korktuğun Zeynep…

 

 

Adnan yola çökmüş Zeynep’i düşündü. Güvercinleri sormuştu. “Tekçam’ın orada” demişti. “Olur mu!” demişti Zeynep. “Burada, caminin çatısındalar.” Hayır, güvercinler orada. Tekçam’ın orada. Zeynep, Adnan’ı ceviz gibi avucunun arasında ezdi. Bakışları püfür püfür. Bir serinlik yaktı içini. Adnan gölete kadar koştu. Kolları savrula savrula. Yanakları.. Dudakları.. Sarhoş.. Hepsinin içinden birden soyundu. Kim var kim yok, attı kumlara. Göletin sularına daldı. Aşk, suların içinde su bırakmadı. Her şey ışık demetine karışıp kayboldu. Adnan, serin suların içinde. Adnan, dışında Adnan’ın. Sular Adnan’ın içinde devinip dönen, dökülen. Adnan’ı arayan. Adnan kaçan, kovalayan. Adnan gölet. Kumların bittiği yerde, bu halkanın içinde, açılan kapının eşiğinde, kıvrılıp yatmış. Boşlukta salınan bir tüy. Bir kelime. Bir kelime zerresi. Bir harf bile değil. Bir cümlenin gölgesi. O kitabın kokusu. Adnan Zeynep’in  boyadığı. Zeynep Adnan’ın ağzında çiğnediği dil.

 

 

Soğuk bir akşamdı. Yaşlı kadın pencerenin kenarında karanlığa bakıyor. Soğuktan çeneleri takırdıyor. Elleri koltuk altında ileri-geri devinip titremesini geçirmeye çalışıyor. Köyün bütün ocaklarını yaksan, hatta köyü ateşe versen, bu insanlar ısınmaz. Onlara iyi gelecek şey, bir ayakkabıdır belki. Bir mendildir, şehre inilip getirilmiş. Aşka dokunan bir an. Bir çocuğun kalbi uçmak isterse, ona ne uçak gerekir, ne de pist. Ama büyükler iyi bilir uçağın kalkamayacağını, kanat boyunun yetmeyeceğini, yakıtın olmadığını.. Bir sürü imansızlık icat edebilirler yani. Kalk uç deseler, yok. Bir suçlayıcı evden çıkabilse, sokağın diğer sokağa kavuştuğu yere dek yürüyebilse.. Geçecek. Her şey geçer. Ama yürümeyen biri için bütün sokaklar aynı. Bütün köşeler, komşuya gidip saatlerce gelmeyen anne. Akşam olsa ne olur? Kılınmayan bir namaz seni çağırmıyorsa, başkasının sana söylediği nedir?

 

 

Bunu istememişti. Çayını karıştırırken düşünceleri kendi yanına çağıran bir çoban gibi, bir usta gibi. Bu iş birazdan onun dediği gibi olacaktı. Kaşığı kenara bırakıp çayı alırken sordu?

Ne diyorsun Ahmet Efendi?

İlgisiz, çayını içti. Bardağı ağzından çekerken kaçacak bir yer bırakmadan sordu. Bıraksa ne olur, bırakmasa ne olur? Kız benim kızım, benim evladım. Canımı istese, bu kadar zor gelmez. Bu adam her şeyimi alacak. Bahçeyi, kızımı, oğlumu, karımı. Hayır desem.. Allah belasını versin senetlerin. Ah oğlan! Yaktın ocağımı!

 

 

Düğünden sonra kimse bunun hakkında fazla konuşmadı, kimse şikayet de etmedi. Kimse fısıldamadı bile. Alışıldık değildi bu.

 

 

Kadın ve kızı sabahın ermesini bekliyorlar. Günlerdir böyleler. Aynı evde, aynı odada, ama birlikte değiller. Kaybetmişler birbirlerini. Bir ananın yavrusunu kaybettiği zaman gözleri ne olur? Yavrusuna uzanan bir el.. Kopasıca bir el. Bunun için kendi canını hiç çekinmeden kor. Ama bir kadın kendini kadere kaptırınca, yalnızca seyreder. Acı çekmeyi, tatması gereken bir şey gibi, ince ince, bir yaprak gibi sarar. Sonra buyur eder erkeklere, kadın erkeklere, tüm cazgır takımına.

Bekliyorlar. Ezan sesiyle kıpırdanıp doğrulmak geçiyor içlerinden. Rutubetli hava ciğerlerinde bir şeyleri sıkıyor. Göz göze gelmektense önlerine, geçmişe, karanlığın açık kapısına çeviriyorlar bakışlarını. Bir hiçe yumuyorlar gözlerini.

 

 

Uyandığında gidebileceği bir yer olmalıydı. Bu rüyanın ona anlatmak istediği. Solan çarşafların.. Güllerin rengindeki değişikliği umursamayan insanların. Babasının kendisinden başka içen olmadığı halde, sakladığı Samsun paketinin, büyüyen kedi yavrularının, artık kendini sevdirmeyen kedilerin bildiği bir şey olmalı. Gördükleri bir şey. Gittikleri ve artık değişerek geldikleri bir yer. Azalan güvercinler için. Onlar için değil, kendisi için bir şey yapmalıydı. Öğretmeninin bile ondan beklemediği.. Bunu yapabilirdi. İstese.. İstemiyordu işte. Erteliyordu. Bu şey, onu bir el olmuş istiyordu. Bir kapının hep dışında kalmak. Babası olduğunu sigara kokusundan bilirdi. Adnan sigara içmiyordu. Adnan’ın söylediği yol.. Bir- iki sefer o tarafa gitmişti. Ama bir şey yoktu orada. Hep geri dönmüşlerdi. Babalarına aş götürecek olsalar o, onları çeşmenin başında karşılar, getirdiklerini alır, başlarını okşar, gerisin geri savardı. Çebişgilin eve varıncaya dek izlerdi sonra onları. O yol nereye gidebilirdi ki. Güvercinler neden gitsinler oraya? Yorganları demetleyip yüklüğe yığdı. Yer minderlerini düzeltip yüklüğün kapılarını sıkıştırırken okulun bir daha geri gelmeyeceğini düşündü. Yüklüğe yaslı, bir süre öylece kaldı.

 

 

Nereye gitsem bu zırıltı. Gelmişlerini geçmişlerini iyi ettiğimin... Herkesin işi biz. Gözleri üstümüzde. Yürüsek bilirler. Koşsak bilirler. Olmayan akıllarıyla işimize karışıyorlar. Gelmiş “ettin mi?” diyor. Sana ne! Sen kimsin ki! Ben senin oğluna, kızına karışıyor muyum? O gavurun dölü yok mu? Adnan’ı başıma saran. Hep senin yüzünden. Hep. Oh olsun! Sana az bunlar. Kıran giresice! Gelmiş traktörü istiyor. Tekerinde paran mı var lan senin! Ne verdin de ne istiyon? Sen şehirde sürterken, biz burayı adam ettik, adam...

 

 

Yolun kenarında ismi bilinmeyen çiçekler, dikenler var. Her biri küçük sıkıntılar halinde öbeklenmiş, yolun kıyısında kalmış. İsminin bilinmemesi buralı olmamaktan. Buralı olduğun halde yıllarca dışarıda kalmaktan. Bu toprak. Toprağın rengi, insan ve hayvan yüzleri isimlerin yerini alıyor. Bu çiçek, sabah avluda gördüğüm oğlak. Bu çiçek de Menevşe Teyze. Bu taş, Osman Amca. Bu taş parçası, Cemile. Bu diken Hüseyin Enişte. Bir zamanlar bu yolun burada olmadığı, gidenlerin gittikleri yeri bilmediği anlamına gelmiyor. Kelebekler çarpıp, yönlerini değiştirince, rüzgârın getirdiği kokudan anlıyorsun. Orada kim ne demiş, kim yüreğinden atamadı bir acıyı, haykırdı. Kim fısıldamış içinden çıban arayan cerahati... Öteye yaklaştıkça büyüyen beyaz tepelerin ve bodur ağaçların duruşunda bir oturaklı heybet var. Güvercinlerin topladığı ruhlar, hastalıklar.. Gözle görülmeyen bir dünya kurulmuş. Dışarıda kalanın içeriye hapsedilmiş cevheri. Burada yüzleşmek için birikmiş o kadar çok şey var ki. Kimi bir ceviz ağacı görür burada, kimi Tekçam’ı. Bense vadiyi görüyorum. Yağmur sularının gelmesi için değil. Aşk için orada olan. Suyun kaynağına eğilip kalbimi kavaklardan öteye çevirince gördüm. Aşk diyordu. Aşk.

 

 

Elini birden omzuna götürdü ve dizlerinin üstüne çöktü. Kanlı elini gördü. Güzeldi diye düşündü acıyla. Yüzükoyun yere kapaklandı.

hizmet nimettir
Yukarı Dön
Bahadır Açılır Kutu Gör
Okur
Okur
Simge

Kayıt Tarihi: 24.03.2007
Status: Aktif Değil
Points: 31
Mesaj Seçenekleri Mesaj Seçenekleri   Teşekkür (0) Teşekkür(0)   Alıntı Bahadır Alıntı  Yanıt YazCevapla Mesajın Direkt Linki Gönderim Zamanı: 27.05.2007 Saat 22:05
Yazılarınızda güzelliğin ve öykülerinizin devamlı olması dileklerimle başarılar ,çıkarmış olduğunuz bir kitabınız varsa alıp okumak isterim,yoksa  öykülerinizi bir kitap haline getirip yayınlamanızı tavsiye ederim, bu konuda başarılı olacağınıza inanıyorum,çankırıda köy hayatını ve yaşananları içerikli olarak güzel anlatmışsınız,tebrikler.
                                         
                                                                                                                 
                                                                                                      
Adı:Mehmetçik,Soyadı:Yenen Er,Baba adı:Türk,Ana adı:Türkiye,Memeleketi:Türkiye,Sanatı:Askerlik,Doğumu:Tarihten önce,Ölümü:YOKTUR.

Meçhul Asker
Yukarı Dön
camkenarı Açılır Kutu Gör
Okur
Okur
Simge

Kayıt Tarihi: 26.05.2007
Status: Aktif Değil
Points: 33
Mesaj Seçenekleri Mesaj Seçenekleri   Teşekkür (0) Teşekkür(0)   Alıntı camkenarı Alıntı  Yanıt YazCevapla Mesajın Direkt Linki Gönderim Zamanı: 28.05.2007 Saat 11:36



Düzenleyen camkenarı - 28.05.2007 Saat 11:45
hizmet nimettir
Yukarı Dön
Metin YILMAZ Açılır Kutu Gör
Köşe Yazarı
Köşe Yazarı
Simge

Kayıt Tarihi: 13.09.2009
Şehir: Ankara
Status: Aktif Değil
Points: 1325
Mesaj Seçenekleri Mesaj Seçenekleri   Teşekkür (0) Teşekkür(0)   Alıntı Metin YILMAZ Alıntı  Yanıt YazCevapla Mesajın Direkt Linki Gönderim Zamanı: 09.01.2011 Saat 22:55
Bülent Ata

Bülent Ata, 1972 yılında Çankırı’da doğdu. Ankara Üniversitesi Matematik Bölümünü bitirdi. Çeşitli edebiyat dergilerinde ürünleri yayınlandı. Çocuklar için öyküler yazdı, çocuk edebiyatına hem editör hem de yazar olarak katkıda bulundu. Çocuklar için yazdığı kitapların yanında “Eve gitmek istemediğim günler” adında bir de şiir kitabı var.
Yukarı Dön
ahmetgulsen Açılır Kutu Gör
Site Yöneticisi
Site Yöneticisi
Simge
Cansaati.Org Yazı İşleri Sorumlusu

Kayıt Tarihi: 01.10.2003
Şehir: ANKARA
Status: Aktif Değil
Points: 877
Mesaj Seçenekleri Mesaj Seçenekleri   Teşekkür (0) Teşekkür(0)   Alıntı ahmetgulsen Alıntı  Yanıt YazCevapla Mesajın Direkt Linki Gönderim Zamanı: 19.11.2012 Saat 19:23
Hemşehrimiz Bülent ATA ikinci şiir kitabını yayınladı. 



kitap yurdu  Yayın Yılı: 2012, 94 sayfa ISBN:6054498352 Liste Fiyatı: 7,00  TL.

 
Alıntı  

İlk kitabı Eve Gitmek İstemediğim Günler'i 2004 yılında okura sunan Bülent Ata, aradan uzun denilebilecek bir süre geçtikten sonra İnsan Aldanır ile yeniden okur karşısına çıktı. Hem tarz ve üslûp olarak ve hem de ele aldığı temalar açısından Eve Gitmek İstemediğim Günler'in bir devamı olarak görülebilecek olan İnsan Aldanır, Bülent Ata'nın şiir yolculuğunda istikâmetinin değişmediğini gösteriyor.

Şule Yayınları'ndan çıkan ve 28 şiirden oluşan İnsan Aldanır, Bülent Ata'nın şiir yolculuğunun ikinci durağı. Bazen coşkulu, bazen hüzünlü, bazen çocuksu, bazen de dervişane bir üslûpla ilerliyor şair bu yolculukta. Bülent Ata, Eve Gitmek İstemediğim Günler'in ardından yaklaşık 8 sene geçtiği için belki az yazan bir şair olarak görülüyor. Fakat geçen bu 8 yılda yazdığı çocuk kitaplarını ve öykülerini de aslında şiirinin devamı olarak görmek mümkün. YeniŞafak


  



Düzenleyen ahmetgulsen - 19.11.2012 Saat 19:25
Ahmet GÜLŞEN

http://smmmahmetgulsen.wordpress.com/
Yukarı Dön
 Yanıt Yaz Yanıt Yaz
  Share Topic   

Forum Atla Forum İzinleri Açılır Kutu Gör

Forum Software by Web Wiz Forums® version 10.16
Copyright ©2001-2013 Web Wiz Ltd.
Yeni Sayfa 1

Güncel Sitemiz için tıklayınız.

Çankırı Araştırmaları Sitesi Ağustos 2013 3 ncü dönem sitesi

2002 yılından bu güne kesintisiz hizmet veren sitemizin binlerce yazı ve görselin bulunduğu arşivleri

2000-2005 I. Arşiv       2006-2013 II. Arşiv

 

Popup Örnek