2002 yılından buyana kesintisiz hizmet

Üye olun yazmaya başlayın ve Çankırı'nın geleceğine siz yön verin. Çankırı Araştırmaları Sitesi [www.cansaati.org]

Forum Anasayfası Forum Anasayfası » Söyleşiler » Diğer Söyleşiler
  Yeni Mesajlar Yeni Mesajlar RSS - Çankırı'yı Aydınlatan PARILTI-2
  Yardım Yardım  Forumu Ara   Kayıt Ol Kayıt Ol  Giriş Giriş

Yeni Sayfa 1

Güncel Sitemiz için tıklayınız.

Çankırı Araştırmaları Sitesi Ağustos 2013 3 ncü dönem sitesi

2002 yılından bu güne kesintisiz hizmet veren sitemizin binlerce yazı ve görselin bulunduğu arşivleri

2000-2005 I. Arşiv       2006-2013 II. Arşiv

 


Kilitli ForumÇankırı'yı Aydınlatan PARILTI-2

 Yanıt Yaz Yanıt Yaz
Yazar
  Konu Arama Konu Arama  Konu Seçenekleri Konu Seçenekleri
turgut_reis Açılır Kutu Gör
haberci
haberci
Simge

Kayıt Tarihi: 26.12.2005
Şehir: ÇANKIRI
Status: Aktif Değil
Points: 393
Mesajın Direkt Linki Konu: Çankırı'yı Aydınlatan PARILTI-2
    Gönderim Zamanı: 01.10.2010 Saat 08:42
          

            Türk Ocakları Çankırı Şubesi Başkanlığı tarafından merhum Namık Kemal PARILTI anısına onun fikirlerini yaşatmak ve örnek alınması amacıyla Çankırı’yı Aydınlatan Parıltı adlı bir kitap çıkartmıştır. Kitabın içeriği aşağıda dır.(2)

 

KEMAL PARILTI İLE ÖLÜMÜNDEN

ÇOK KISA BİR ZAMAN ÖNCE

YAPILAN SOHBET

(HAZİRAN 2004)

(Bu görüşme merhum Kemal Parıltı’nın kanser hastalığının kendisini çok bit­kin bir hale soktuğu sırada, Ege Üniversitesinden bir grup bilim adamı tarafından gerçekleştirilmiştir.)

-Dün Kültür Müdürümüz uğramış, Hacı Murad-ı veli ile ilgili sizinle bir görüşme yapmış. O konuda 1200 tarihleri geçiyor. O tarihler doğru mu? Adaklar adıyorlar, hastalar şifa bulsun diye geliyorlar. Biz daha çok şunun üzerinde durduk. Bilirsiniz Alevilerde “dede” geçiyor. “Sarı dede, Kırmızı dede, Yeşil dede” gibi. Bektaşi meşreplerde ise “Toprak baba, Çayır baba, rüzgâr baba, gül baba” gibi birçok baba geçiyor. Şimdi burada da dikkat ettik ki bazı kaynaklarda rastlanan yatır isimlerinde dede değil de baba geç­mekte. Mesela Toprak Baba’ya da Sarı baba.

-Sarı Baba Alparslan zamanında Ordunu sağ cenah kumandanı. Lakabı oymuş. Kaleye bu istikametten geldikleri için Ordunun sağ kanadı o taraf oluyor. Şehit düşüp düşmediğini bilmiyoruz ama kabri oradadır. O bölgeye onun için Sarı Baba semti denilmiş. Sol cenah kumandanı da Billur Beydir. Hacı Murad-ı Veli de ise Babalık sıfatı yoktur. Ahmet Yesevi’nin gönderdiği bir Alperen’dir.

-Yeseviye’den geliyorsa tasavvuf erkânından geliyor demektir. Alperen­lerden olmalı.

-Tabi. O gönderirken Horasan erlerinin hepsine vazife veriyor. Mese­la buranın konumunu çok iyi bilirler. Ana yollar nereden geçer, nerelerde merkezleşmeler vardır? Ona göre yerleşim yerlerinin tespitini yaparlar. Hacı Murad-ı Veli de Eldivan düzlüğüne gönderilir. Eldivan; Hıristiyanlar zama­nında merkezdir. O zamanki ismini bilmiyorum. Yapraklıda da bir panayır varmış. Yakın zamana kadar devam etmiş; ama şimdi yok. Bu panayır, şimdi­ ki fuar tabir ettiğimiz gibidir. Hemen hemen Dünyanın her yerinden panayıra tüccarlar gelir. Tabii ki bu tüccarların gelip gitmesi 1 günde 2 günde olmaz. Hayvan getirecek, şunu getirecek, bunu getirecek. Çin’den dahi mal geldiği olurmuş. Zaten “ipek yolu” Çankırı merkezinin kuzeyinden geçiyor.2 Burada Eldivan yaylasına “Hayvan getirme yolu” vardır. Tabi merkez Hıristiyanların merkezi olduğu için, Eldivana’da dolayısıyla Hıristiyanlar yığılmış. Bir ka­yıtta gördüm. Meşhur İznik Konsül toplantısından önce burada bir toplantı oluyor. İncil’in sayısını düşürme bakımından burada da karara varamıyor­lar. Kayıtlarda öyle. Yani; o kadar büyük bir merkez. İşte Hacı Murad-ı Veli Hazretleri bu merkeze hâkim bir noktaya yerleşiyor. Gene bildiğimiz, bunlar hiçbir suretle “şöyle yapın, böyle yapın” demezler. Mesela ne iş yapıyorsa onu çok doğru yapar. Karşısındaki adamı aldatmaz, hakkına tecavüz etmez. Bu gibi şeylerle yavaş yavaş İslamiyet’i hiç tanımayan bir topluluk da “Müs­lümanlar böyle adil, böyle doğru insanlarmış” derler. Bu propagandayı dini propaganda olarak yapar, güçlenince de oraya yeni muhacirler gelir ve o kı­sımdaki Hıristiyanlar ayrılıp giderler.

Burada da öyle olmuş. Aynı şekilde Hacı Bektaş-ı Veli Hazretleri de va­zifeli gelmiş, şimdiki Hacı Bektaş dediğimiz yere yerleşmiş. Burası da “Gö­reme Vadisine” hâkim bir yerdir.

-Raşit Paşa tarihini mutlaka okumuşsunuzdur. Fütüvvetnameyle3 ilgili ve özellikli Ahi Evran yada Ahiliğin, buradaki yaşayan yarenlik teşkilatının ilişkisi. Bir de Hacı Bektaş erkânı ile bu üç erkân; yani Ahilik ve Bektaşilik iç erkânı ve burada yaşayan yarenlik ilişkisi. Hatta belki de son zamanlarda bilhassa Dünya da teşkilatlanan “Masonluk” ilişkisi. Bu konuların birbirine uzaktan yâda ya­kından bir takım ilişkileri var mı? Bunlarla ilgili sizin düşünceniz nedir acaba?

-Şimdi Ahilik, İslam öncesi Türklerde vardır. Ahilik Sümerlerde var­dır. Sümer Türklerinde Aka diye tabir edilir. Ahi kelimesi Aka kelimesinden doğmuştur. Burada ana prensip bir zanaatı öğrenirken, sadece zanaatı öğren­mek değil, bunun yanında bütün sosyal değerleri öğrenmek, bilhassa ahlaki ve hangi zanaatı öğreniyorsa o dalda doğruluğu şiar edinerek mesleğini icra etmektir. Önce çırak alınır, Çırak mutlaka Türk olmalıdır. Gayri müslimden çırak alınmaz. İkincisi çırağın aile yapısına da dikkat edilir. Yani ahlaki bo­zukluk varsa o çırak alınmaz. Bu şekilde seçilen çırak ileride kalfa olur. Usta seviyesine çıkmak demek. Usta-Us(akıl) kelimesinden çıkmıştır. Akıllı insan; bilgili, aynı zamanda ahlaklı insan demektir. Bir insana zanaatta, ahilikte us­talık payesi verilirken, zanaatını icra etmesi kâfi gelmemektedir. Ahlaki yönü nazarı itibara alınır. Ben buradaki ahiliğin son zamanlarında yetişmiş bir iki usta gördüm. Onların oturuşu, kalkışı, konuşması, bir toplulukta yaptıkları hareketleri bugün hiç kimsede bulamazsınız. Ahilik; bir kol da değildir aslın­da. İlmiyede de aynı ana prensipler vardır. Bir ilim adamının her şeyden önce ahlaklı ve dürüst olması şartı vardır. Bu; bir toplumun eğitim müessesesidir. Medrese eğitimi, daha çok halka inen dergâh eğitimi aynı paralelde hareket eder. Hepsinde de maksat insanı insan olarak yetiştirmek, doğru, çalışkan, etrafındaki insanlara karşı hiçbir zaman kötü düşüncesi olmayan, devletine, milletine, dinine sadakatle insanlar yetiştirmektir. Dergâhta da durum budur. Dergâhta kapıda şöyle yazar: “Edep yahu”. Burada edep öğrenilir. Buradan geçiyoruz Yaren’e. O da bir eğitim müessesesi, bir akademidir. Bu yaren aka­demisinde sanat, dil, kültür ve ahlaki değerler işlenir. Her şeyinde. Oynanan oyunlarda, bilmecelerde, manilerde hep ahlaki değer ve ölçüleri vermek esas­tır. Ahiliğe bağlı olan kişi aynı zamanda dergâha da bağlıdır. Yani aslında müesseseler birbirine bağlıdır. Bunlar beynelmilelci zihniyetle değil, bunların düşüncesi, milletine, dinine, insanlığa faydalı olabilmek gayesidir. Hiç kim­senin egoistçe haklarına tecavüz etme düşüncesine sahip değillerdir.

-Bütün bunların birde teşkilat olarak; ahilik gibi, meslek birliği gibi kurumlaşmış olan rötaryan yada mason teşkilatlarıyla ilişkisi var mıdır? Tabi masonluk teşkilatı çok sonraları ortaya çıkmıştır ama.

-Masonluk, rötaryan ve diğer şeylerde egoizm hâkimdir. Onlar için her şey mubahtır. Karşısındakinden almak da mubahtır. Ana prensip budur. Baş­kasının hakkına tecavüz etmek falan filan bunlar kötü bir mana ifade etmez. Masonluk daha ileri gidiyor, mason olmayanı insan olarak görmüyor. Mason kardeşine her yardımı yapar ama mason olmayana hiçbir şey yapmaz. Ahilik­le bunları yan yana görmek, kıyas etmek bile yanlıştır.

-Tabi teşkilatlanma açısından, başkanıyla yardımcısıyla o iç teşkilat­lanması belki birbirine benziyordur.

Masonlukta din mefhumu nasıldır?

-Masonlukta dinden maksat Yahudiliktir. “Bir gün Musevilik Dünya’da hâkim olacak” ana prensibine inanırlar. O inanca göre en doğru ve en üstün din Museviliktir. Böyle bir inançları vardır. Onlara göre diğer insanlar cenne­te giremezler. Yani bu egoizmi oraya kadar götürmüşlerdir. Yahova şahitleri de aynıdır.4

-Tekrar gelelim bizim o saf Anadolu’nun Yaren teşkilatına. Çankırı’daki yarenlik geleneğinin kökenleriyle ilgili sizin okuduklarınızdan yararlanmak istiyoruz. Çünkü sizin “canlı kütüphane, ayaklı kütüphane” olduğunuzu bi­liyoruz Hatta bu konuda kaynaklar verebilirseniz,-bu kaynaklarda şu kitap­larda şunları bulabilirsiniz- diye. Eski kitaplarda bizim bilmediklerimiz, yeni kuşağın bilmedikleri olabilir. Bilhassa 12.-13. Yy.lardaki İslam öncesi Türk Dünyasında bu teşkilatların kökenlerine yönelik ipuçları arıyoruz. Mesela, Uygurlarda bahsedilen meşreplerin uygulanışı var mıdır?

-Tasavvuf yönünden Macar yazar Rasony’nin “Türkler” diye bir kitabı vardır. Orada der ki;” Dergâhlar 12 ana koldur. Dergâhlar Türk kültürünü nesillere İslami ölçülerle aktarmak üzere inşa edilmiştir. Bunların hepsini topladığımızda karşımıza Türk’ün bütün ilim ve kültür değerlerini öğreten bir müessese çıkar. Ama tabi bunların asli fonksiyonlarını icra edenlerle, za­manla değişmiş olanları iyi ayırt etmiş olmak lazım.” Şimdi bunun gibi Türk Dünyasının neresine giderseniz gidin orada yaren teşkilatı vardır. Uygurlarda “sohbet ve yarenlik” diye geçiyor. Özbeklerde “Caran” olarak geçiyor. Caran kelimesi sevgi manasında geçiyor. Hepsinde ana prensipler aynı. Ben bu ko­nuyu araştırdım, ana prensipler aynı.5

-Hangi kaynaklardan araştırdınız bu konuyu?

-Hacı Şeyhoğlu’nun Çankırı yareni hakkında bir kitabı vardır.6 Bu ko­nuları içeren notlar buldum. Son zamanlarda bu konuyla ilgilenen antropolog Mahmut Tezcan Bey var.7 O kitaplarda gerek yarenliği gerek Yeseviliği anla­tır. Yaren ve Dergâh müessesesini incelerken beraber çalıştık. Bu civarda ki müesseselere de beraber giderek yerinde gördük. Ana prensipler nedir? Bu­raya yakın Şıh Yunus köyü var.8 Orada bir Yesevi dervişi yatıyor. Onu incele­dik. Ta Selçuklu zamanında ki kayıtlarda bu şahıs var. Osmanlı kayıtlarında var. Cumhuriyet kayıtlarında var. Bir dava zuhur ediyor. Osmanlı zamanın­daki bu davaya Selçuklu kayıtlarına istinaden hüküm veriliyor. Cumhuriyet kayıtlarında Osmanlı kayıtlarına istinaden veriliyor. Yani bu üç devletin kökü bir olduğuna göre, bu üç devlet aslında üç ayrı devlet olmayıp bir devlettir. Bir birinin devamıdır. Kabri orijinal olup Devrez vadisine hâkim bir noktaya yerleşmiştir. Bilahare de kendisi bir usul ihdas etmiş, her yedi senede bir yedi öküz kesiliyor, bütün civar köyler davet ediliyor, o şölene geliyorlar, yiyorlar, içiyorlar. Neden yedi yılda yedi öküz? Bulamadım ama Mısırda Yusuf A.S. Zamanın da bir kıtlık olur. Yedi yıl bolluk olacak, yedi yılda kıtlık olacak. Ona müstenit tahminimce. Şimdi toparlarsak semavi dinlerin ana prensibinde insan insandır. İnsanın diğer bir insana olan üstünlüğü ancak takva ile yani doğruluk iledir. Doğruluğun dışında hiçbir üstünlük iddia edemezsiniz. Tak­va; doğru olarak yaşamak her şeyin doğrusunu yapmak demektir. Çok ibadet yapmak demek değildir. Ona abdiyet denilir. Ehli takva tabir ediyoruz. Ondan sonra arif kişi tabir ediyoruz. Bir de abid kişi tabir ediyoruz. Bu üç kelimeyi aynı manada kullandığınız zaman yanlış olur. Bir manada olsaydı bir kelime olurdu. Abid çok ibadet eden demektir. Arif ibadet ediyor ama her şeyin iç yüzünü, özünü bilen bilgili insan demektir. İkisini bir birine birleştiren güç de bir insan ehli takva demektir. Ehli takva bunların bütünü demektir. İkisini birden bünyesine almıştır. İnsan insandır. “İnsan olarak doğdunuz, insan ola­rak öleceksiniz” prensibi..Bunun için neler yapmanız gerekiyor bildirilmiş. Yalnız semavi kitapların özünü bulduğumuz zaman aynı değerleri görüyoruz. Tahrif edilmemiş olanlarını bulursak. Mesela; Türklerde bir şey var. Kazım Mirşan beyin bir eseri vardır.9 “Altı emir, altın yarlık” diye bir kitabı vardır orada geçiyor. Altı tane emir var, altı cümle. Bu altı cümleyi alıyorsunuz Türk­ler mesela bunlardan Gökoğuzlar, Hıristiyan’dırlar.10 Ama onların İncilinin başında bu altı emir yazılı. Teslis yok onlarda. Bir Allah inancına sahipler. Bu Karamanlılar var ya? Şimdi Yunanistan’a göçmüş olanlar. Onların İncillerinin başında da yine o vardır.11 Türklerden Musevi olanlar da Tevratlarının başına onu koymuşlar.12 Bu “örf” olarak geliyor. Semavi kitapların özü birdir. Şimdi İslam’a gelince diyoruz ki, Semavi kitap olarak Kur’anı Kerimin özü Fatiha-i şeriftir. Besmeleyle birlikte yedi ayet vardır. Fakat bunu incelediğimizde ne çıkıyor? Allah’a inanç, kudretinin sonsuzluğu. Biz insan olarak ne yapma­mız lazım? Dosdoğru olmamız lazım. Doğruluktan hiçbir suretle ayrılmaya­cak bir hayat anlayışıyla yaşamayı nasip et ki ben doğruluktan ayrılmış olan Hıristiyan’a, Musevi’ye ve diğer insanlara benzemeyeyim talebi var. Şimdi bütün bunları aldığımızda, İslam öncesi Türklerde Ahilik teşkilatı var. Hatta İstanbul Üniversitesinde hocalık yapan Abdülkadir İnan’ın Şamanizm’le ilgi­li kitabı var. Abdülkadir İnan: Dünden Günümüze Şamanizm. Mesela pirimiz demirci Davut A.S. dır. Şurda pirimiz budur. Açıp bakıyorsunuz İslamiyet’te aynı şeyleri söylüyor. Nerden geliyor bu? O inanç müessesesinin bir biriyle dengelenmiş olmasından geliyor. Yarene bakıyorsunuz bütün Türk Dünya­sında var. Bektaşilik Türk kültürüne Türk gözüyle yaklaşmak prensibinden gelir. Türkçe konuşur Hacı Bektaşi Veli Hazretleri. Türkçe şiir yazar ve bütün semahları falan da Türkçedir. Semahlar İslam ülkesi Türklerde oyundur. O ritimle kadın erkek aynı yerde yan yana raks yapar ve gidin Karadeniz’de kız-erkek kol kola girer ve horon teper, ayıp değildir. Eğer bu yanlış bir şey olsay­dı Osmanlı dönemindeki Şeyhülislamlık müessesesi buna müsaade etmezdi. Kültür değerlerini korumak Osmanlıda da var. Onları biz incelediğimiz için yanlış görüyoruz. Hacı Bektaşi Velinin Makalat diye bir eseri vardır.13 Kültür Bakanlığı yayınladı ama düzgün tercüme edemediler. O kitabı tahrif ederek solcular da yazdılar. Türkiye dışındaki başka ülkelerde onu tahrif ederek yaz­dılar. Hacı Bektaşi Veliyi Alevi yapmaya uğraştılar. Hiçbir alakası yoktur. Makalat’ında derki “şeriattan bir kıymık koparan bizden değildir.” Ana pren­sibi budur ve dönüp dolaşıp geliyoruz. Hacı Murad-ı Veli’ye de aynı şeyi isnat ediyorlar.

Ahmet Yesevi Hazretlerinin de çok eseri var da asıl Menakıp diye bir kitabı vardır. Zeki Velidi Toğan’ın14 kaydında gördüm. Kabil kütüphanesin­deymiş. Ama şimdi ne olmuştur bilmiyorum. Orada diyor ki Ahmet Yesevi Hazretleri bütün Türk boylarını incelemiş, ondan sonra onların bütün örf ve adetlerini incelemiş, devlet yapılarını ve devlet başkanlarını incelemiş, Türk Devlet yapısına ait prensipler vazetmiş. Burada Farabi’nin El Medinetül Fazıla’sından15 istifade etmiş olabilir. Çünkü Farabi bu eserinde devletin na­sıl bir devlet olacağının bütün prensiplerini vazetmiş ve devlet başkanlığını anlatırken “şu şu karaktere sahip olması gerekir” diyor. “Bunlara tek başına sahip olamazsa bir heyet teşekkül ettirilir, bu değerleri ortaya koyabilecek bu heyet, devleti idare eder.” Ana prensip olarak Farabi’nin eseri budur. Tabi Farabi 800-900, Ahmet Yesevi ise 1100-1200 lerde yaşamışlardır. Kendisin­den önce olduğu için o eserlerden istifade etmiş olması tabidir. Mesela bizim imanda imamımız İmam Maturidi’ninde Farabi’nin eserlerinden istifade et­tiği rivayet edilir. Tabi Farabi 200 küsür eser yazmıştır. Elimizde olmayanlar var. Neresinden bakarsak bakalım Türk Devlet geleneğinde kültürü korumak ana prensibi vardır. Bunun üstüne bütün kültür değerlerini müesseseleştir­miştir. Bektaşilik tamamen saf Türk kültürü değerleriyle yetiştirmek ister toplumu. Bunun oyunu da Türkçe olduğuna göre bakıyorsunuz bu İslam’a aykırı. Tesettüre aykırı bir şey var burada. Demek ki bu Alevi’dir. Aleviliğin ne olduğunu bilmiyoruz biz. Alevilik aslında Hz. Ali’yi sevmek olarak geçi­yor. Bu hususta Yahudi yazarlar bilhassa çok çalışmışlar ve İslamiyet’i tahrif edebilmek için İslam öncesi diğer semavi kitaplardan aldıkları şeyleri İslam’a mal ederek onu tahrif etmişler. Alevilik yetmiş küsur yola ayrılmıştır. Hiç biri de birbirine benzemez. Bu gün Alevilik diyoruz peki hangisi doğru? Hepsi de diyor ki benimki doğrudur. Hepsinde farklı şekilde hareket edilir. Ama bu gün biz onları inceleyip, antropolojik ve sosyolojik olarak ve dini mevzular­daki içtihatları da göz önüne alarak bunları inceleyecek olsak bu yanlışlıkları düzeltmemiz mümkün olurdu. Fakat bu kolay bir iş değildir. Türkiye’de dini mevzudaki içtihatları bir araya getirsek bu salonu doldurur. Bunları inceleye­ceksiniz, değerlendireceksiniz, bu gün ile münasebet kuracaksınız, kolay şey değildir bu.

- Bu arada Hocam biz sizi de tanımak istiyoruz. Adınız nedir?

-Adım Namık Kemal Parıltı. Diş Hekimiyim. İstanbul Üniversitesinden 1958 yılında mezun oldum. O zaman sadece İstanbul üniversitesi bünyesinde diş hekimliği vardı.1929 doğumluyum.

- Hocam çok okumuşsunuz. Dünya kadar konularla ilgili çok geniş bil­gileriniz var. Özellikle antropoloji konusunda bunun gerek kültür gerekse sos­yal antropoloji konusunda metotlarıyla ilgili özellikle bu konularda çalışma yapmak isteyen, bir kültürel topluluğu onun müzik, gelenek vs. boyutlarını incelemek isteyen genç arkadaşlara bu incelemelerinde sağlıklı bir disiplini metodu olması açısından neler önerirsiniz? Bu konularla ilgili belleğinizde yerli ya da yabancı kaynak olarak neler var?

--Herhangi bir konu incelenirken onun başlangıcını yakalamak lazım. Mesela Batılılar diyorlar ki: dünya üzerinde medeniyet Mısır ve Yunan mede­niyetine? Bağlıdır. Bundan evvel böyle bir şey yoktur denilir. Fakat inceledi­ğimizde görüyoruz ki Sümerlerde bütün ilim ve matematiğin çok üzerinde bir medeniyet var. Musikide nota yapılmıştır. Yazılı vesika olan tabletleri incele­diğinizde orada da yazmaktadır. Bugün dünyanın hukuk prensipleri Hammu­rabi Kanunlarına aittir denilir. Ne alakası var. Hammurabi mevcut kanunları toplayan bir insandır, ortaya koyan değildir. Yine Sümerlerde “Urkahan/Bur­kahan” var M.Ö. 3000 lerde yaşamış. O diyor ki bir tablette:”Ben size hukuk mevzuunda ve diğer mevzularda ne söylüyorsam, hiçbir kelimesini harfini değiştirmeden, Allah’ın bana bildirdiklerini bildiriyorum.” Daha sonra Gudea (Heykeli Louvre Müzesindedir) diyor ki: “Rüyada Allah bana nasıl bildir­diyse ben aynı şekilde bildiriyorum”. Bunları zamanla Asurlu biri topluyor. Sonra dünya hukukunun atası Hammurabidir diyorlar. Yanlış. Bunu geriye doğru götürdüğümüzde Asya’da milattan onbinyıla kadar çıkan çok yüksek bir ilim seviyesine ait eserler elimizde var. Bilhassa bu konuda çok çalışan Kazım Mirşan Bey’in eserlerini araştırırsanız, şaşırmamak mümkün değil. Onun kayıtlarında milattan sekizbin yıl önce yazıya geçilmiş bilgiler. Mesela kimya mevzusunda periyodik sistem var. Biz kimyayı okurken hoca demiş­tiki periyodik sistemi bir Alman bir de Rus âlimi aynı zamanda yazmışlar. Nasıl oluyor. Aynı kaynaktan almışlar. Ama adam diyor ki ben yaptım. Yani anlatmak istediğim biz evveliyatını bilmediğimiz için bunu falanca yapmıştır diyoruz. Mendel kanunlarını alıyoruz, Mendel kanunu diyoruz Avusturyalı bir papaz tarafından bulunmuştur. Hâlbuki o Biruni’nin eserini almış. Biru­ni 1200’lerde yaşamış bir Türk âlimidir. Bu şahıs bezelyelerle mutasyonları incelemiş. Aynı şeyi Mendel ben yaptım diyor. Biz de dünya olarak bunu böyle biliyoruz. Matematikte böyle astronomide böyle tıpta böyle. Bir Alman profesör‘ün (Avrupa Üstüne Doğan İslam Güneşi) diye bir eseri var. Orada bütün ilmi meseleleri incelemiş köke doğru gitmiş bu metodu takip etmiş. Bundan ben bahsettim ve millet inanamadı. Ne yapmamış bu millet füze, ro­bot ve ayrıca bunların hepsinin kayıtları da var, fakat inandıramıyorsunuz na­sıl yapabilirler diyorlar. Araştırmada bir metod olarak ise Farabi’nin bir eseri vardır. Bu eserde ilmi araştırma yapmak için kelimelerden değil kavramlar­dan hareket etmek gerekmektedir diyor. Kavramı yakalarsanız düşünceniz doğru olur. Mesela bir sehpayı anlatacak isem bu sehpanın kavram olarak ne olduğunu yakalamam gerekmektedir. Sehpa üçayak demektir, üçayaklıdır bundan sonra yapacağınız şeyin şekli ne olursa olsun adı sehpadır. Ama kul­lanacağınız şeye göre değişeceğini de düşüneceksiniz, o değişiklik içerisinde bunu hangi şekilde ve işlerlikte yaparsanız istediğiniz olura geleceksiniz ve neticeye varacaksınız. İlimde de böyledir bu. Eğer tarihî bir şey inceleyecek­seniz ne kadar geriye gidebiliyoruz. Ve buna kayıtlı olarak ne bulabiliyoruz? Sonra destanlarda, efsanelerde neler bulabiliyoruz? ve tüm bunlardan ne ka­dar istifade edebiliyoruz? Mesela yine Oğuz destanı bir destandır deniliyordu. Alman Von Gabain Türk dili üzerinde çalışmış olan bir şahıstır. Bu kişi 10-15 sene önce televizyonda da söylendi. Kürtçenin kökünü arıyor. İran’da Halaç­lar var. Bunları inceliyor bakıyor ki bunlar oğuzca konuşuyor. Ondan sonra destanda bakıyor ki Halaçları Oğuz oraya yerleştirmiş Tebriz’den Abadan’a kadar bir hat üzerinde yerleştirmiş siz burada kalıp açacaksınız. Yani bu yo­lun bu yörenin muhafazası size verilmiştir. Bu destan tarihi bir vesikadır. Ben yanlış yapmışım diyor Kürtçenin kökü Türkçedir diyor kapatıyor. Daha açmı­yor. İşine gelmiyor. Bunun gibi Oğuz, bir destan değildir, bir tarihi vesikadır. Ortaya çıkınca bunları yan yana getirip orda bahsedilenlerle değerlendirmek gerekiyor.

-Efendim özür dileyerek bir şey sorabilir miyim? Konuşmalarınızdan çok güzel şeyler alıyoruz. Müzik tarihi ile ilgili bir çalışma yapmaya kalktığı­mız vakit çok büyük problemlerle karşılaşıyoruz. Çünkü malum müzik sesler üzerine kurulmuş bir sanat bir ilimdir. Bu konuda yazılı kaynaklar var elbette ama müziğe ilişkin kayıtlar çok geç yüzyıllarda olmuştur. Bu konuda ne düşü­nüyorsunuz?

- Yazarını şimdi hatırlayamadığım Sümerler isimli bir kitabı okumuştum 30 yıl kadar önce. Bu kitapta diyor ki Sümerlerde musiki ve nota vardır. Nota frekans demektir. Ve 7 frekans vardır. Yine orada diyor ki biz bugün bir Sü­mer bestesini icra edecek olsak Türk musikisinden bir parça çalındığını zan­nederiz. Niçin Sümerler? Sümerler Milattan 5000 yıl önce Mezapotomya’ya gelmiştir. Merkezleri daha önce Anov dediğimiz Türkistan’dadır. Bugünün Horasan dediğimiz bölgesindedir. Bir tarihçi Anov kazılarına iniyor, 11000 yıllık. Bunu Mezapotomya’ya getiriyorsunuz, Mezapotomya’da bir mezar­dan kızak çıkıyor. Bildiğimiz bir kızak gibi. Metalik ayağı falan var. İzah eden şahıs diyor ki; burada kar yağmaz ki kızak olsun. Bu diyor Asya’ya doğru gitmeyi gösteriyor. Oralardan gelmiş olmalı.

Sümerler Mezapotomya’ya yerleştikten sonra bir kolu Yemen’e yer­leşmiştir. O zaman bu bölge ormanlık bir bölgedir. Daha sonra bir kol Nil vadisini buluyor. Oraya yerleşiyor. Mısır sülalelerinin ilklerine baktığımızda isimleri Türkçedir. Baba kelimesi bile geçiyor. Yesi geçiyor. Yesus geçiyor. Hıristiyanlar Jesus diyorlar. Asya’da Yesi şehri var. Ahmet Yesevi’nin geldiği yer. Meğer rivayettir ki Ahmet Yesevi oraya çocukluğunda getirilmiş. Orda yetiştirilmiş. Fuat Köprülü’nün İlk Mutasavvuflarında geçiyor.

-Nereden getirilmiş olduğuna dair bir kayıt var mı?

-Güneyde Sayram’dan getirilmiştir. Şimdi Sümerlerdeki bu musiki ve­sika olarak elimizde var. Geliyoruz Farabi’ye. Farabi’nin Türk Musikisi hak­kında iki eseri vardır. Bir tanesi ses değerleridir. Diğeri de musikinin tarihçesi falan. Farabi bu eserlerinde nota yazmış. Notayı yaptığına göre bugün akustik olarak fizikte okuduğumuz ses değerlerini veriyor. Batılılar yapmış diyoruz. Biz araştırmıyoruz. Gazi Giray Han’ın da musiki hakkında eserleri var. Bun­ların yaşadığı dönemde Avrupa’da musiki yok. Gene Sigrid Hunke inceleme­lerinde diyor ki; o meşhur Alman ismini hatırlayamadım, Mevleviliği incele­miştir. Goethe, Mesnevi’yi incelemiş. Hatta Farsça’yı öğrenmiş, eski yazıyı öğrenmiş. Kayıtlarında var. Goethe müzesinde bunlar saklanıyor. Cehennem isimli eseri yazan İtalyan Dante bunu Muhiddin Arabî’nin bir eserinden al­mıştır. Geçmişte yazılmış eserleri kendine mal etmek Batı’nın bir metodudur. İlmi şeyleri de mal etmiştir, diğerlerini de. Robenson Creuse, Farabi’nin ese­rinden alınmadır. Oradaki Cuma Farabi’nin eserinde de cumadır. O eserde şu anlatılıyor. Bir çocuk daha hiç bir şey bilmezken bir adaya geliyor. Orada büyüyor. Bu adam etrafına bakarak zihni faaliyetleri nerelere kadar gidebiliri incelemiş.

-Sırf zihinsel tasarımdan mı? Yaşanmışı değil hayali mi inceliyor?

-Evet. Tabiata baktığında neler alabilir, neyi değerlendirebilir, kendisini bu konuda nasıl değerlendirir ve dünyayı nasıl görür, inceler. Sosyoloji sos­yoloji diyoruz. Farabi’nindir. Ama ondan sonra gelmiş İbni Haldun o eserleri bir daha incelemiş yazmış, Fakat Durkhaim gelmiş bunu ben yazdım demiş. Sosyolojiyi ben yazdım diyor adam. Bize de böyle yutturuyorlar. İşte eğer biz antropolojik çalışmalar yapacaksak kökü mutlaka bulmalıyız.

-Peki, kökü bulma metodu, yaklaşımı ne olmalıdır.

-İlmi şeylerin hepsinde birbirine benzeyen noktalar vardır. Bu benzeyen noktaların ilkini yakalamak lazımdır. Ona ilaveler olmuştur. Öz nedir? Bu özü yakaladığınız takdirde şuraya gitmiş şu ilaveler olmuş, şuraya gitmiş şu ilave­ler olmuş. Neticede özü yakalamış olursunuz. Benim tespitime göre modern antropolojik çalışmaları ilk yapan Ahmet Yesevi Hazretleridir. Güya İngiliz Goldnçayr mı nedir Antropolojinin babası oymuş. Laf. Ahmet Yesevi bütün Türk boylarını inceliyor. Antropoloji değil mi bu? Örf ve adetlerini, kültür değerlerini, yaranını, dergâhını, ahiliği, devlet yapılarını, devlet başkanlarını, devletin müesseselerini inceliyor. Güçlü devlet nasıl olduğunu inceliyor. Bu antropolojik çalışma değil mi?

-Evliya Çelebi de yapmıştı bunun benzeri çalışmaları.

O daha dünkü şeyler. Aynı şeyleri Farabi de buluyoruz. Bu incelemeleri yapmış. İlginçtir Sigrid Hünke 23 yılda (Avrupa Üzerine Doğan İslam Güne­şi) isimli eseri yazmış. Orda diyor ki ne kadar gafletteyiz. Tıpta Hipokrat ye­mini vardır, hiç alakası yoktur. Hipokrat yemini dediğimiz yemin Türk tabib Razi’nindir’. Yemine baktığımızda bütün insanları bir görüyorsunuz, ayırt et­miyorsunuz. peki Hipokrat zamanında insanlar kaç çeşitti. Esiri var asili var bilmem nesi var. Bunları bir gözle göremez Bu bizim yaptığımız bir görüştür. Her şeyde batı kendine mal etme metodunu kullandığı için bizde evveliyatın bağlarını koparmış olduğumuz için buradan geliyor buradan doğmuştur diyo­ruz, öyle değerlendiriyoruz.

-Efendim sizin çok fazla zamanınızı aldık. Sizi çok yorduğumuzu biliyo­ruz ama sizin sesinizden sözünüzden dökülenler bizim için çok önemli. Hem tarihi hem de metodik bilgiler. Bizim bu bilgilere gerçekten ihtiyacımız vardı. Çok şey öğrendik. Bunun için çok teşekkür ederiz. Ayrıca son olarak belki de bu konularla ilgili olarak, gençlere, çalışma yapmak isteyen insanlara, Türk Dünyası ile ilgili araştırma yapmak isteyenlere, ister müzik ister edebiyat, ister, folklor ve halk bilimi konularında tavsiyeleriniz olabilir. Bazı kaynak kişi ve kitapları tavsiye ediyor olabilirsiniz. Çünkü sizin güçlü bir kütüphane bilginiz olduğu için bunlardan bize şunları okuyun, bunlar size yararlı ola­caktır diye aklınıza gelenlerden tavsiye almak isteriz.

- Goldnçayr diyor ki: Alfabetik yazı İran tüccarlarının gemide mal nak­lederken yapmış olduğu damgalardan gelir. Larous’tan inceledim. Oğuz dam­gaları çıkıyor. 24 Oğuz boyunun damgaları çıkıyor. Alfabe kelimesini incele­dim, Sümerlerde Alfabe imiş. Niçin alfabe. Alaf yulaf demektir. Sümerce bir kelimedir. Elife bakarsanız başak gibidir. Alaf ve be alfabe oluyor. Ta Sümer­lerden geliyor. Alfa beta buradan çıkma. Alfa diye bir şey yok. Aslı alaftır. O da bir ottur. Yulaf gibi. Sümerlerde üç çeşit yazı var. Hiyeroglif, Çivi Yazısı, Harf yazısı. Harf yazısı günlük hayatta kullanılmış. Sebebi; Taşın üzerinde çivi yazısı kalıcı oluyor. Harf yazısı taşın üzerine çok zor işlenir. Hiyeroglifi de o kadar geliştirmemiş. Ama oda Mısır’da gelişmiş. Araştırmayı yaparken ne olursa olsun ilkini, kökünü nerde bulacağız?

-O zaman araştırmanın amacı ilki bulma amacı olacaktır. Antropolojik yaklaşım da belki biraz budur.

-Hareket noktamızı bulamazsak hedefe gidemeyiz.

-Kavramları daha sonra mı yerine oturtmak lazım?

-Tabi. Zaten o başlangıçta kavramın ilk halini yakalıyorsunuz. Kavram bel­ki değiştirilmiş olabilir. Ama siz onun ilk halini yakaladığınız zaman, ha bu bu demekmiş. Mesela; alfabe kelimesi alafbeden geliyor. Buna alfabe de diyorlar başka şeyler diyorlar, ama bunun ilki ne. İlki alafbe. Siz bunu aldığınızda efendim bu böyle değildir diyecekler belki. Değildir ama burada vesikası bu işte.

Kavram kelimesi ile terim kelimesi birbirinden farklı. Kavram mef­hum; terim anlama ve anlamak demektir.

-Kuranı Kerimi de baştan sona kadar diğer kitaplar gibi incelemişsi­nizdir muhakkak. Çünkü teoloji ile de ilginiz olsa gerek. En azından kişisel bilgilerinizle ilgili. Orada bazı harfler var. Bu harflerin anlamlarını anlama­ya bilim adamları pek yaklaşmıyorlar. Bunu ancak Allah bilir, ya da bilenler bilir diyorlar. Bunlarla ilgili bunların iç âlemleri ile ilgili yapılan çalışmalar­dan bahseder misiniz?

-Batı Dünyasında da bunlarla ilgili pek çok şey yazmışlar ama ne de­rece sıhhatlidir. O hurufatı bir şifre olarak düşünmek lazım. Nasıl izah edil­miştir. Niye öyle demiştir. Mesela; Yasin, Ey İnsan, İnsana hitap ediyor. Elif, Lam, Mim. Elif ilk manasında. Lam, Mim kul olmak demiş. Ama ne derece doğrudur onu bilemeyiz.

-Efendim biz sizi çok yorduk. Çok da memnun olduk Size her şey için çok teşekkür ederiz. Bu arada biz kültürüne sahip çok bilge bir insanı tanı­maktan da çok memnunuz.

NOTLAR :

(1) Eldivan’a girişte sol tarafta olup, konsülün toplandığı yer. Hacı Murad-ı Veli türbesinin tam karşısındadır.

(2) Şehir merkezinin kuzeyinden geçmekte olup, Deve Yolu tabir edilir.

(3) Abbasi Halifelerinden itibaren yazılmış, ahilik prensiplerini oluşturur.

(4) Prof. Hikmet Tanyu’nun Yehova Şahitleri kitabına bakılmalıdır.

(5) Yaren geleneği, Urfa’da Sıra Gecesi, Diyarbakır’da Erfene, Kırım Karayim Türklerinde Konuşma, başka yerlerde Sohbet adıyla Türk Dünyasının her yerinde yaşamaktadır.

(6) Hacı Şeyhoğlu Hasan Üçok=Çankırı Halkiyatı. Okuyan Adam Yay.

(7) Prof. Mahmut Tezcan, Ankara Ün. Öğretim Üyesi.

(8) Ilgaz’a bağlı Şeyh Yunus köyü.=Açıklama için bak. Sadık Softa. Duygu Dergisi.

(9) Kazım Mirşan; Prototürkçe uzmanı: Türklerde Astrofizik, Altı Emir Altın Yaruk isimli eserlerine bakınız. Ayrıca Reşit Rahmeti Arat’ın; Uygurlarda Altın Yarluk adlı eserinde geniş bilgi var. T.D.K. Yay.

(10) Gagauzlar, Hıristiyan Türkler olup yoğun olarak Moldovya’da yaşıyorlar.

(11) Ortodoks Karamanlı Türklerinin Türkçe özgün İncil’i vardır. Yunanistan’a göç ettiler.

(12) Karayim Türkleri Kırımda yoğundurlar. Hazar Türklerinin kalıntılarıdır. 2. Dünya Sava­şında yok edildiler. 4000 civarında nüfusları kaldı. Talmut’a inanmazlar. Diğer Yahudiler 13. kabile diye uğursuz saymaktadır. (Bak. Arthur Koestler=13. Kabile. Truva Yay.

(13) Makalat= Hacı Bektaş-ı Veli Hazırlayan: Hamiye Duran, ayrıca Prof. Esat Coşan

(14) Başkurdistan Cumhurbaşkanlığı yaptı. Lenin’le anlaşamayınca Türkiye’ye göç etti. Ata­türk tarafından İstanbul Üniversitesine Tarih Profesörü olarak atandı. Umumi Türk Tari­hine Giriş ve Hatıralarım adlı eserlerine müracaat edilmelidir.

(15) Medinetül Fazıla= MEB. Yay. Faziletlilerin şehri anlamındadır.

(Çankırı Aydınlatan Parıltı Kitabından alınmıştır)



Düzenleyen turgut_reis - 01.10.2010 Saat 08:47
Ne Mutlu Türk'üm Diyene...
Yukarı Dön
 Yanıt Yaz Yanıt Yaz
  Share Topic   

Forum Atla Forum İzinleri Açılır Kutu Gör

Forum Software by Web Wiz Forums® version 10.16
Copyright ©2001-2013 Web Wiz Ltd.
Yeni Sayfa 1

Güncel Sitemiz için tıklayınız.

Çankırı Araştırmaları Sitesi Ağustos 2013 3 ncü dönem sitesi

2002 yılından bu güne kesintisiz hizmet veren sitemizin binlerce yazı ve görselin bulunduğu arşivleri

2000-2005 I. Arşiv       2006-2013 II. Arşiv

 

Popup Örnek