2002 yılından buyana kesintisiz hizmet

Üye olun yazmaya başlayın ve Çankırı'nın geleceğine siz yön verin. Çankırı Araştırmaları Sitesi [www.cansaati.org]

Forum Anasayfası Forum Anasayfası » Söyleşiler » Çankırı Tarihine 100 Canlı Tanık
  Yeni Mesajlar Yeni Mesajlar RSS - Çankırı Tarihine Tanık: Abdullah ÖZAY
  Yardım Yardım  Forumu Ara   Kayıt Ol Kayıt Ol  Giriş Giriş

Yeni Sayfa 1

Güncel Sitemiz için tıklayınız.

Çankırı Araştırmaları Sitesi Ağustos 2013 3 ncü dönem sitesi

2002 yılından bu güne kesintisiz hizmet veren sitemizin binlerce yazı ve görselin bulunduğu arşivleri

2000-2005 I. Arşiv       2006-2013 II. Arşiv

 


Kilitli ForumÇankırı Tarihine Tanık: Abdullah ÖZAY

 Yanıt Yaz Yanıt Yaz
Yazar
  Konu Arama Konu Arama  Konu Seçenekleri Konu Seçenekleri
ahmetgulsen Açılır Kutu Gör
Site Yöneticisi
Site Yöneticisi
Simge
Cansaati.Org Yazı İşleri Sorumlusu

Kayıt Tarihi: 01.10.2003
Şehir: ANKARA
Status: Aktif Değil
Points: 877
Mesajın Direkt Linki Konu: Çankırı Tarihine Tanık: Abdullah ÖZAY
    Gönderim Zamanı: 30.07.2006 Saat 20:23

ÇANKIRI TARİHİNE TANIK: Abdullah ÖZAY
Öğretmen, Melâmi Dervişi, Şair Abdullah ÖZAY ile Mülakat
Mülakatı yapan: Nuri ERKENCİ


Tanık
: Abdullah ÖZAY
Lakabı: Has Arap
Doğum yeri: Çankırı
Doğum tarihi: 1910 (13.11.1326) (Vefat: 02/01/1999)
Önemli Görevleri: Öğretmen

Mülakat tarihi: Ocak 1993, ilk yayın Yaren Meclisi Dergisi Sayı 1

Efendim, mülâkat yapabilme imkanı verdiğiniz için çok teşekkür ederim. İlk olarak, sizi tanımayanlara kendinizi tanıtır mısınız?

 

B

abam İsmail Efendi (Allah Rahmet etsin) sesi çok güzeldi. O2nun sesini tutacak başka bir ses pek yoktu. Mustafa Efendi, Tuzcu Yusuf Dede gibi zatların da Sesleri güzeldi. Fakirin doğumu 1910’dur. Çankırı merkezinde doğmuşum. Altı yaşında ilk okula gittim.  Üç devir gördüm. Çocukluk devrinde padişahlıkla idare ediliyorduk. “Yunan Harbi” diyoruz, “İstiklal Harbi” diyoruz,… O devri gördüm. Harp başladığı zaman  okuyordum. O harp senelerinde bugünkü Merkez Ortaokulu’nun (Taş Mektep) avlusu yaralılarla doluydu. Harp, bittikten sonra Cumhuriyet ilan edildi. Üçüncü gördüğüm devir de budur. Cumhuriyet devri…

Efendim! Gittiğiniz ilkokulun adı neydi?

Hemen karşımızın iki üç ev üzerinde bir öğretmen oturuyordu. Çalışkan ve kuvvetli bir öğretmendi. Buraya (Karataş Mahallesine) bir mektep açtı. Bize çok yakın olduğu için altı yaşında okula gittim. İki sene kadar orada okuduk. Şimdi ki “Bey Camii’nin yanında bir çeşme vardı. Mektep, iki katlıydı ve iki hocası vardı. Burayı bitirdikten sonra Samanpazarı’ındaki üç senelik “Tevfikiye Mektebi”ne başladım. Başöğretmeni Celil Baba idi. Bu şahıs aynı zamanda Kadirî Şeyhliği yapıyordu. Diğer öğretmenlerden Şükrü Efendi ve Hafız Sait Efendi de vardı. Bu mektepten başka, şimdi Kurtuluş Mektebi dediğimiz yerde “Ertuğrul Mektebi” vardı. Bu mektep ise beş senelikti. Hacı Bekir Efendi, başöğretmenliğini yapıyordu. Ertuğrul Mektebi’nin öğretmen kadrosu tamdı. Tevfikiye Mektebinden mezun olduktan sonra orta okula kayıt yaptırdım. O zamanlar idadî deniliyordu. (Günümüzdeki karşılığı orta okul- lise) Orada üç sene okudum. Orta okul mezuniyet imtihanına girdim. Sualler Vekâlet’ten geliyor, mümeyyizler huzurunda açılıyor, zabıt tutuluyordu. Beş arkadaş imtihan girdik. Her birimizin başına üç-beş öğretmen düşüyordu. Beşimiz de muvaffak olduk.

Abdullah Amca, sınıf arkadaşlarınızın adlarınızın adlarını hatırlıyor musunuz?

Dava vekili Ömer Efendi’nin oğlu vardı. Kemal… Mahkeme başkatibi Besim Bey’in yeğeni Cevdet… Arabacı Hafız Ağa’nın oğlu İhsan Handırı… Bu şahıs sonradan Handır soyadını aldı. (Bir diğerini hatırlayamadı.)

 

Bu adı geçen şahıslar yaşıyor mu?

 

Şimdi bilemiyorum. Kemal ve İhsan Handır öğretmen oldu. Cevdet, müdeiumûm (savcı) oldu.

 

 Abdullah Amca, öğretmenliğe nasıl başladınız?

 

1926’da İdadinin orta bölümünü de bitirdim. O sene, Ankara ve Kastamonu’da “A kursu” ve “B Kursu”  diye altı aylık öğretmenlik kursları açıldı. O zamanlar ilkokul öğretmeni olmak için iki yıl daha okumak gerekiyordu. Ben de iki sene okumaktansa altı ayda öğretmen olurum dedim. Bu maksatla, A kursu’na görmek için Ankara’ya gittim. A kursuna orta okul, B kurusuna ilkokul mezunları alınıyorlardı. Kurs sonunda imtihan ettiler. Atatürk – Allah rahmet etsin, cennet mekân olsun- ziyarete geldi. Bizi sevindirdi. Hasan Ali YÜCEL ile beraber harmandalı oynadılar. Bize, iyi bir gün geçirttiler.

 

Bu kursun sonunda öğretmenliğe nerede, nasıl başladınız?

 

Öğretmenliğe ilk Yapraklı’nın Yüklü Köy’de başladım. Üç sene orada kaldım. Bir ara bana , “Sen terbiye (pedagoji) dersi görmemişsin, imtihan evrakın yok, bulamadık ya öğretmen muavini olacaksın yada o dersten imtihan vereceksin” dediler. Bu nedenle Ankara’ya gittim. Ankara’da Gazi Terbiye Enstitüsü öğretmenlerinden iki kişiyi mümeyyiz tayin etmişler. O vakit, Maarif Eminliği vardı. Müsteşarlık değil de Vekâlet’ten aşağı makamda ayrı bir daire idi.

 

Abdullah Amca sigara içebilir miyim?

 

'Hay hay’ dumanı hoşuma gidiyor. (Bir müddet durdu) Gazi Terbiye Enstitüsü’nün imtihan yapan mümeyyizleri beni çağırdı.Bana terbiye ilgili iki mi üç mü sual sordular. “Yaz” dediler. Suallerden biri, daha önce Çankırı’daki bir vazifemle ilgiliydi. Çankırı’daki Büyük Camii’nin üzerindeki Cumhuriyet Mektebi’nde öğretmen arkadaşlara terbiye ile ilgili kurs vermiştim. Mümeyyizler, daha önce verdiğim bu dersin konusu ile ilgili sual sordular. Eminliğin başkatibi de Çankırılı Sarı Mustafa idi. O da orada bulunuyordu. İmtihan evrakını onlar tetkik etmişler, numara vermişler ve Eminliğe göndermişler. Çankırı’ya döndükten bir müddet sonra kahvede babamla oturuyoruz. –Babam rahmetli, o zamanlar sağdı. Babama “Has Arap” derlerdi babamın dedesi Seyit Ahmet, Tunus’tan muhacir olarak gelmiş. Çankırı’da evlenmiş. Arap soyundan geldiği için, Çankırılılar, hem kendisine hem de çocukları ve torunlarına “Has Arap” lakabını vermişler. Bu lakap, bende de hala devam etmektedir.- Babamla kahvede otururken Kâtip Mustafa geldi ve Ankara’daki imtihanda muvaffak olduğumu müjdeledi. 5 üzerinden 4 numara almışım. Bundan sonra, öğretmen muavinliğinden öğretmenliğe terfi ettim. Maaşım 1.120 lira idi. (Abdullah Efendi’ye 1926 yılında maaşının 1.120 kuruş olabileceğini söylemem rağmen, 1.120 lira olduğunda ısrar etti. Ben de kendisini fazla üzmek istemedim)

 

Abdullah Amca, öğretmen olarak göreve başladınız. Bundan sonraki hayatınızı anlatır mısınız?

 

Bilmem ki, her şeyin bir değeri vardı. Öğretmenlerinin değeri vardı. Köylüler öğretmeni; öğretmen çocukları ve köylüleri seviyordu. Öğretmenle köylü arasında kaynaşma vardı. Şimdi, hayat nasıl bilemiyorum.

 

Öğrencilerinizden hatırladıklarınızı söyleyebilir misiniz?

 

Bir tanesi Belediye’de mühendis. Marangoz Osman Usta’nın oğlu Hüseyin… Ben, çoklarını tanımıyorum. Hepsi büyüdü, serpildi. Gördükleri yerde “Hocam” diyerek hâl ve hatırımı sorarlar, elimi öperler. Kimisi de hiç oralı değil… her neyse… Daha sonraki senelerde “Sarı Baba Mektebi”nde önce öğretmen, sonra başöğretmen oldum. Sarı Baba’da iken Maarif Müdürü ile ağız dalaşı yaptık. Bir toplantıda Maarif Müdürü, “Köy öğretmenlerinin, benim zarımda mezar taşından farkı yok” dedi. Bu laf bana pek ağır geldi. (Abdullah Efendi, Maarif Müdürü’nün adını, doğru bulmadığı için vermedi) Ben de ağır bir cevap verdim. Bunun üzerine, beni başöğretmenlikten aldı ve Güneş İlkokulu’na  öğretmenliğe verdi.(Bu olayın tarihini tam olarak hatırlayamadığını, 1955-60 arası olabileceğini söyledi).

 

Abdullah Amca, askerlik görevinizi ne zaman, nerede yaptınız?

 

Evvelâ hazırlık kıtasına İzmit’e gittim. İzmit’te iki ay kaldım, oradan Sivas’a geçtim. 131 nci Alay’da askerlik yaptım. Alay’daki subaylar, “öğretmen” diye iltimas ettiler. Hafif görevler veriler. Bölük yazıcılığı yaptım.

 

Hangi sene asker oldunuz?

 

Sene 1931 olması lazım. Bunlarla hiç meşgul olmadım. Olduğu gibi bıraktık, öyle kaldı. Size kadar böyle bir sual soran da olmadı. Onun için hatırlayamıyorum.

 

Bir askerlik hatıranızı anlatır mısınız?

 

131 nci Alay’da bir olay olmuş da, alay kumandanı tabur kumandanını hapsetmiş. Biz, alay kumandanına gittik. “Bu binbaşı nihayet. Siz, bunu hapsetmişsiniz. Müsaade  buyurun da binbaşımızı affedin” diye ricada bulunduk. O da bizi kabul etti, tabur kumandanını hapisten kurtardık.

 

Bir başka hâtıra da şöyle; bir ilkbahar gününde askere kuzu diye köpek eti yedirmişler. Niye böyle yaptılar, bilmiyorum.

 

Niçin köpek eti yedirmişler? Acaba kıtlık mı vardı?

 

Evladım! Ben görmedim de işittim. O zamanlar böyle denilmişti. Et yokluğu, kıtlık değil de, galiba bir hastalığı önlemek için böyle yapılmış. Her neyse…

 

Efendim, ne zaman ve ne şekilde evlendiniz?

 

Görücü usulüyle 1930 senesinde evlendim. Bizim zamanımızda bugünkü gibi erkeklerin kızla görüşmesi yoktu. Belli kurallar dahilinde pek nadir oluyordu. Kadınlar, büyükler kız beğenir, dünür giderlerdi. Ben de böyle evlendim.

 

Kaç çocuğunuz var?

 

 Vardı… Allah rahmet etsin, öldüler. Dört torunumuz var, hepsi de evli, üçü kız, bir oğlan. Üçü Ankara’da, biri de Çankırı’da, şoförlük yapıyor. Şoförlük yapanın babası, yani damat, Güneş İlkokulu’nun karşısındaki kırtasiyeci. Zeki YERLİ.

 

Hanımınız da Çankırılı mı?

 

Çankırılı. Babası Ahmet Efendi, hocaydı. Çankırı Müftüsü’nün de odacılığını yaptı. Ayrıca, Karataş Camii’nin imamı da oldu. Hanım’ın ailesi Yukarı Yanlarlı.

 

Köylerde uzun zaman bulunduktan sonra 1955’de Çankırı Merkez okullarında öğretmenliğe başladınız. Bu yıllardan sonraki hayatınızla ilgili bilgiler verir misiniz?

 

Merkez’deki ilk Sarı Baba’da göreve başladım. Güneş İlkokulu’ndan sonra ise 1965’de emekli oldum. O tarihten sonra bolca kitap okudum. Size kitaplarımı göstereyim. (Abdullah Amca ile kitaplarının bulunduğu odaya geçtik. Konuları genellikle din, edebiyat ve tarih olan kitaplarının bir kısmını raftan indirerek okuduk. Kitaplarına çok değer vermesine rağmen; eskisi kadar fazla okuyamadığını gözlemledik. Çünkü, büyüteç olmaksızın okuyamayacak kadar gözleri rahatsızdı)

 

Kitaplarınızın kalite ve sayı yönünden fazla olduğunu gördük. Emeklilikten sonra kitapların arasına gömüldüğünüzü söylediniz. Daha çok din ve tasavvuf konularında kitaplarınızın bulunmasından tasavvufa ayrı bir değer verdiğinizi sanıyorum. Tasavvufla münasebetiniz ne şekildedir. Tasavvuf düşüncesi hakkında neler söyleyeceksiniz?

 

1944 senelerinde büyük hareket (deprem) oldu. Bu hareketten birkaç sene sonra (1947) Büyük camii’nin imamlarından Sarı Hafız’ın yanına gittim. Dedim ki “Arkadaş, kimin ne zaman öleceği belli değil. Beni Hilmi Efendi’ye teslim et.” Çankırı’daki o hareket, ruh durumunda değişiklik meydana getirmişti. Tasavvuf’a yönelmek istedim. Hilmi Efendi, -Allah rahmet etsin- babamın arkadaşı idi. Beraberce seyahatler yapmışlardı. Sarı Hafız’la beraber Hacı Hilmi Efendi’ye gittik. “Dünyanın hali malumdur. Bana bir ders ver” dedim. Hilmi Efendi bana Nakşî dersi verdi. Dersi aldıktan sonra, elimde tesbih durmadan “Allah” diyorum. Durmadan “Allah” diyorum.

 

(Sohbetin bu tatlı yerinde valide çaylarımızı getirmek zahmetinde bulundu. Bir taraftan çaylarımızı yudumlarken, diğer taraftan sohbete devam ediyorduk. Daha doğrusu Abdullah Efendi, mütevazı, sofiyane nezaketi ile tasavvufla ilgi düşüncelerini aktarmaya devam ediyordu.)

 

Çankırı’da kime Hilmi Efendi’yi sorarsanız, herkes “Zamanın Kutbu”, “Çankırı’nın direği” diyor. O kadar kıymetli biri… Evine kapanmış, dışarı çıkmıyor. Halveti…

 

Has Arab’ın Şeyhi, Hüseyin Şemsi Ergüneş (Beybaba), 1872 yılında Sofya’da dünyaya geldi. Babası Geredeli halk şairi Aşık Hıfzî, annesi ise Sofya Bali Baba tekkesi şeyhi Ahmet babanın kızı Redife hanımdır. Mutasavvıf bir çevrede büyüyen Şemsi Efendi tahsilini mütakip Duyûn-ı Umumiyye’de çalışmıştır. Melami tarikatını hizmet vermiş olup, çok sayıda telif ve tercümeleri eserleri neşredilmiştir.

Bir gün, Hidayet Toruş’un kahvesinin önünde oturuyorum. Odunpazarın’da ki fırının köşesinde fötr şapkalı bir zat yanında biri ile gözüktü. Kahveye, bana doğru yöneldiler. Ben ayağa kalktım. “Buyurun efendim” dedim. Kahvenin terasında da beş altı kişilik müezzin, hafız ve imamlar topluluğu halka yapmış, sohbet ediyorlardı. Benim ayağa kalkmamla beraber onlar da buyur ettiler. Kahvenin üstü de Müftülük Dairesi idi. Fötr şapkalı bey, bana dönerek “Yukarıdan da davet var. Onlar kalabalık, bizim oraya gitmemiz lazım, istersen sen de gel” dedi. Münasip buldum ve kalabalığın arasına geçip, ben de oturdum. Evkaf Müdürü, müezzin ve imamlardan mürekkep nezih bir topluluktu. İmaret Camii’nin müezzini Topal Hafız, “Beybaba, hoş geldin, nasılsın, iyi misin? Nereden gelmektesin?” Şeklinde  üstü üstüne sualler sordu. Beybaba da “İstanbulluyum, burada harita subayı üsteğmen oğlum var. Onu görmeye geldim” dedi. Beybaba, o sohbete “hamdolsun”, şükrolsun” kelimelerinin manasını tefsir etti. Sohbetteki hocalar, ağızları açık dinlediler. Çok hoca meclisinde gezmiş olmama rağmen; ben de Beybabanın sohbetinden çok müteessir oldum. Hala da unutmuş değilim. Evkaf Müdürü Ömer Bey,Beybaba’nın koluna girdi, “Bir çay da dairede içelim” dedi. Evkaf Müdürlüğü, o zamanlar tuzcu arastasındaki kahvenin üstü idi. Beraber oraya gittik. Beybaba, orada bu sefer “Lailaheillallah Muhammed Resulullah” (Kelime-i Tevhid) üzerinden tefsir yaptı. Ellerini yukarıdan aşağıya sallayarak “Lailaheillallah lailaheillalah”” diye tekrar eder. Bu esnada ben bakıyorum. Sanki tavan Beybaba’nın elleri ile birlikte yükselip alçalıyor. Bana öyle geliyordu. Beybaba’yı, sohbetin sonunda bu sefer de Camgöz’ün Mustafa Efendi – kendisinin oteli vardı- oteline davet etti. Kalktık, bir de oraya gittik. Sonradan bizlere müdeimûmla (savcı), sulh hakimi Selami Bey de katıldılar. Onlar sual sordular. Beybaba da onların suallerine suallerle karşılık veriyordu. Müddeiumûm ve hakim Selami bey, Beybaba’nın karşısında, bana gelen birinci sınıf talebeleri gibi kaldılar. Neticede akşama kadar bekledik. Beybaba’nın karşı mahallede Ömer Efendi’nin evinde kiracı olarak oturan oğlunun yanında kalacağını öğrendik. Akşam, oraya gittik., Sabah ezanına kadar sohbet devam etti. Mübareğin yanık da bir sesi vardı., bazen ilahiler yapıyordu. Sekiz gün biz, o karşı mahalledeki eve taşındık. Beybaba, bu süre içinde öyle sohbet ediyorduk ki, biz hiçbirini hoca meclislerinde, okuduğumuz kitaplarda duymadık, okumadık. Sekizinci günün sonunda Beybaba, aşağı yolda bir komşumuza yemeğe davetli idi. Komşu, beni de davet etti. Yemekte aşure de vardı. Beybaba, yine sohbete başladı. Ara sıra ilahi yapıyor ve bunları tefsir ediyordu. O geceyi yine sabahladık. Topal Hafız, sabah ezanını okumak için müsaadeyi aldı. Diğer misafirler de birer birer yolcu oldu. Ben de müsaade isterken, Beybaba’nın elini öptüm, fakat bırakmadım. “Efendim, bizi de evlatlığa kabul buyurunuz” dedim. “Evladım sen kabını doldurmuşsun. Dolu desti su almaz, bilirsin” dedi. “aman efendim, ne olursunuz, beni reddetmeyin” dedim. “Bir şartla” dedi. “Destiyi taşa vur, kır” dedi. “Olur Efendim” dedim. O zaman, yeniden çocuk oldum, çömez oldum. Zikir verdi. Kendisi Nakşi Melamî idi. “Ben sana bir de makam ta’lim edeyim, onun üzerine çalış” dedi. Bir tavhi-i ef’al makamı ta’lim etti. Eve geldim, yatağa yattım. Ne mümkün uyumak… Kalbim, durmadan “Allah, Allah” diyor. Sabah evin kapsı çalındı. Ali Efendi’nin oğlu Zeki… “Beybaba size geliyor” dedi. Ayağımda mestle yola koştum. Köşede çeşme vardı, yıkıldı. Ali Efendi, Beybaba’nın koluna girmişti. Eve çıktık. Hoş sohbetten sonra Beybaba’ya “Efendim, benim bir maruzatım var. Ben saz çalıyorum. Musiki dersi verirken çocuklara lazım oluyor” dedim. Güldü… “saz çalmakta bir beis yok. Yalnız, bir şartla telden çıkan sesi, o telin zikri olarak kabul esersen beis yok” dedi. “Amma, içki meclisinde veya herhangi bir vesileyle çalacak olursan yakışık olmaz” diye de ilave etti. Sonra bir çok tavsiyelerini aldık. Daha sonra da öğretmenlik yaptığım Ildızım Köyü’ne gittim.

 

Abdullah Amca, “Beybaba” dediğiniz kişinin asıl adı neydi? Çankırı’da ne kadar kaldı? Bilgi verir misiniz?

 

İstanbullu idi. Çankırı’da sekiz gün kaldı. İstanbul’da Duyun-ı Umûmiye memuru imiş. Fazlaca bir maaşı varmış, emekli olmuş. Kendisinin tarikat mürşidi Seyyid Muhammed Nurul Arabi Hazretleri… Usturunca’da tarikat neşreden bir mürşide intisap etmiş. Beybaba, O’nun halifesi imiş.  O gün bu gün (Beybaba ile tanışmadan sonra) tasavvuf denilen bir yolun acizane yolcusu olmaya çalıştım. Ben beybaba’ya intisap edeli 26-27 sene oldu.

(Beybaba’nın adı sorulmasına rağmen ifade edilmedi; Beybaba Şemsi ERGÜNEŞ’tir.)

 

Beybaba ile tanışmanız hangi tarihtedir? Ayrıca, bu tanışmadan sonraki hayatınızın diğer bölümleri ile ilgili söylemek istedikleriniz nelerdir?

 

“İntisap ettim, tarikata girdim.” Demeye utanıyorum. Doğru da değil, caiz de değil…. Ama sorulduğu için anlatıyorum. Beybaba ile tanışmamız 1965 yıllarına rastlar.

 

Tasavvuf düşüncesi hakkındaki görüşleriniz nelerdir? Size göre tasavvuf nedir?

 

kitap
Çankırılı Bir Melamî Şair ABDULLAH ÖZAY

Çankırı’nın yetiştirdiği bir değerli insan hakkında hazırlanmış kapsamlı bir çalışma. Dr. Mustafa TATÇI tarafından 2004 yılında kaleme alınan eser, yazarın 1990 senesinde bir vesile ile Çankırı’da bulunduğu zamanda tanıştığı ve eserlerini inceleyip istifade ettiği Has Arap lakaplı, eğitimci, şair ve tasavvuf erbabı bir kişi, Abdullah ÖZAY’ı anlatıyor.

Kitap, Abdullah Özay’ın hayatı hakkında bilgiler verdikten sonra kendisinin hayat çizgisine yön veren üstadı Şemşi ERGÜNEŞ hakkında bilgilerler vermektedir. Has Arap tasavvufla ilgili görüşlerinin yer aldığı bölüm ise “esas olan Hak ve hakikatı bulmaktır. Hak ve hakikat birdir.” Diyor. Has arap, “1945 senesinde Çankırılı Hilmi Astarlıoğlu Efendiye intisap eder, iki sene sonra ise melâmiye mesleği denilen Muhammed Nur yolunun rehberlerinden Şemsi ERGÜNEŞ’e intisap ile tasavvuf yolunda ilerler.

Kitapta Özay’a gönderilen mektuplara da yer verilmiş olup, takip eden bölümde ise kendi eserleri hakkında bilgiler sunulmuş. Yayınlamamış dört defterde yer alan yazıları ise şiir, seyahatname şeklinde bir çalışma, Şemsi Divanının istinsahı, ve ilahilerden oluşan antolojidir.

Kitapta doğduğu evin resmide eklenmek suretiyle çalışma zenginleştirilmiştir. Yazımızı Has Arab’ın kitapta yer alan, Çankırı Kal’ası adlı şiirden bir dörtlüğü ile bitiriyorum. (Ahmet Gülşen)

Karatekin başımızın tacıdır
Garib gönlümüzün hem ilacıdır
Fakir Abdullah da yalvarıcıdır
Himmet ister anar Karatekin’i

Yazarın iletişim bilgisi tatci@gazi.edu.tr

Tasavvufun lügat manası; saflaşmak, pürüz bırakmamaktır. Tasavvuf; esasen, benlikte bulunmamaktır. “Ben” dememek, kendindeki varlığın, benliğin sahibinin Allah olduğunu yakinen bilmek ve bununla meşgul olmaktır. Bu yolun çok safhaları var. Tasavvuf makamları esasen ikiye ayrılır:

1-      1- Fena Makamı

2-      2- Bekam makamı

Fena makamı; yokluk mertebesine gitmek, yok olmak, Hakta yok olmak, Hakk’ta var olmaktır. Şimdi, “ben yokum” desem, insan güler. Nasıl yokluk? Bu, manevi bir zevk işidir. Melamîlik; kötülemek manasına gelir. Yani, kendisinin zannettiği şeyleri, kendisinde olan şeylerin Hakk’tan olduğunu bilmektir. Ben 26 sene çalıştım, bir şeyler kazanmak istedim. En sonunda şunu anladım. Tepeden tırnağa varıncaya kadar hepsine biz vücud diyoruz ya… Bu vücuda ne var? Bir dış görünüş, bir de iç görünüş…. Dışarıda olana zahir, içeride olana ise batın diyoruz. Gerek zahirde gerekse batında ne varsa hepsi Cenabı Allah’ındır. Allah; hem zahirdir, hem batındır. Hem evveldir, hem ahirdir. her şeyin bir cismi, ismi, resmi var. Şunun adı “bardak” , öbürününki “küllük”, diğerinin ki de “radyo” … Bunların hepsinin özü, Cenabı Hakk tarafından yaratılmış ve yapılmıştır. Kendiliğinden olan bir şey yok. Tevhid-i Ef’al makamı bunu izah eder. Ef’al; Arapça bir kelimedir. Hareket ve sükünu ifade eder. Bir şey ya durur yada hareket eder. Duranı durduran, hareketi hareket ettiren Allah’tır. O’ndan başka fail yoktur. Lailaheillallah makamının birinde bu söylenir. “Allah’tan başka fail yoktur” Mef’ul; iş demektir.  Hareketi, işi yapan Allah’tır. Allah; oynattırmazsa bu al oynayamaz; o söyletmezse, bu dil söyleyemez. Bütün işleri yapan O’dur. Bir ismi de “Hâlık” tır. Yani, yaratıcıdır.

 

Diğer bir makam da “La mevsude illallah” (Allah’tan başka mevsuf yok) Bütün sıfatları yaratan Allah’tır. Hayat, ilim, irade, semii, basar, kelam.. Bunların her birisi bir sıfattır.

 

Üçüncü makam ise “La mevcudüllillah” (Allah’tan başka mevcut yok)insan, melek, hayvan, taş, toprak…. Her şeyi mevcut eden, var Allah’tır. Bu söylediğimiz üç makam Fena Makamları’dır. Diğer dört makam daha vardır ki, bunlar da Beka Makamlarıdır.

 

Beka; bâki, onsuz demektir. Bâki olan yalnız Allah’tır. Beka Makamları; Cem Hazretü’l Cem, Cem’ül Cem, Ehadiyet’ül Cem olmak üzere dörde ayrılır. Herkese bu makamlar verilmez. Beka Makamları; hülefa (halifeler) içindir, talebe yetiştirmek içindir. Bu makamlara meratib denilir. Bu ifadeler, bizim lisanımızdan anlatmak içindir. Dinlediğimizi, konuştuğumuzu anlayabilmek içindir. Beka Mertebesi; herkese söylenmez, herkese bildirilmez. Talebe yetiştirmek isteyenlere bu mertebe gösterilir.

 

Mürşitler de zikir mürşidi, fena mürşidi, beka mürşidi olmak üzere üç sınıfta toplanır.

 

Allah’ı zikretmek için toplanır, meclis yaparlar. Bu meclislerin başı Zikir Mürşidi’dir. Zikredenlere de Zâkir denir.

 

Fena Mürşidi; ancak fena makamları bilen, bildiren kişidir. Ayrıca; tevhid-i ef’al, tevhid-i sıfat, tevhid-i zât mertebelerini layıkıyla bilen, bildiren öğreten kimse demektir. Fena; kötülük manasına değil, fânî olmak, yok olmak demektir. Cenabı Hakk’ın birliğini, varlığını bilerek, zevk ederek bir irşadı makamına gelirse ona Fenâ Mürşidi denir.

 

Üçüncüsü ise Beka Mürşidi’dir. Onlar, halkın içinde yüzbinde yahut milyonda bir ancak yetişir. Kabiliyetine, zekasına göre yetişir. Cem’ül Cem makamında iki Cem’i toplayan; yani hem fenâ’yı, hem beka’yı nefsinde cem eden, toplayan kişi manasına gelir. Ne oluyor? Allah mı oluyor? Haşa! Allah’ı yakinen biliyor, ilmen biliyor, zevken biliyor. Her yerde Allah’ı görüyor, Allah’ı biliyor.

 

Tasavvuf yolu; incecik bir yol. Hani, sırat köprüsüne “kıldan ince, kılıçtan keskin” derler ya … Öyle bir yol… Öyle bir yoldan geçeceksin, gideceksin de Allah’a vasıl olacaksın. Vuslat… Nereye vuslat? Kendine… Sen aradığını kendinde bulacaksın. Dışarıda aramaya lüzum yok. Kendin olgunlaşacaksın, ne ararsan kendinde bulacaksın. Başka türlü ilmi yok…. Başka türlü zevki yok…. Peygamber Efendimiz; “Ölmeden önce ölünüz” buyuruyor. Ölmeden önce nasıl öleceksin? Ölmeden önce Rabbini bileceksin. İnsan; hep başkasıyla meşgul, hep cihanla meşgul… Halbuki, kendisiyle birlikte bütün cihan zerreden küreye her şey Allah’ın yed-i kudretinde, başıboş, bir şey yok. İnsanlar “Ben yaptım” diyor. Esas olan; Hak ve hakikat bulmaktır. Hak ve hakikat birdir. Bugün, bir buçuk milyar insan Müslüman. Bunların içinde ehl-i hakikat dediğimiz kişiler çok ender. Yüzbinde bir çıkmaz. Nasıl olacak? (Abdullah Amca, “nasıl olacak” sözünden sonra bir müddet durdu, cevap vermek istemedi ve “Artık burada sohbete son verelim” diyerek sözlerini tamamladı.)

 

Ne kadar olsa, ne kadar söylense, insan ancak söz dinler, seda dinler manaya geçmez. Mana âlemi başka âlemdir. Yerli yersiz konuştuk. Hata ettiysek affedin. O’nun bir ismi de Afüv’dür, affedicidir

 

Son bir soru sormak istiyorum. Size göre; Çankırı kültürüne, ekonomisine, insanlarına nasıl faydalı olabiliriz? Çankırı’nın ve Çankırılıların menfaatine ne yapılmalıdır?

 

Sual basit, cevabı da kolay. Faka, sualinize sizin istediğiniz manada bir cevap bekliyorsanız, bizden geçti. Ama, Çankırı yerinde duruyor, gittikçe büyüyor. Birçok ihtiyaçları var, istiyor. Bunları, benden başkasına sostanız, belki sizin istediğiniz şekilde cevap alabilirsiniz. Ben konuşamıyorum, beni affedin, âciz kalıyorum. Hiç şahsi bir isteğim yok. Cenabı Hakk’a kul olabilmek. … En büyük isteğim bu… Kul olabilmek için de varlıktan geçmek lazım. Böyle olursa, belki insan bir derece kazanır, bir derece yükselir. Yükselmenin sonu yok ki…. Allah’ın lütfü sizinle beraber olsun. Değer verip, benimle görüştüğünüz için çok teşekkür ederim.

 

Abdullah Amca, biz teşekkür ederiz, zaman ayırdınız. Sizin bilginizden, tecrübenizden çok faydalandık. Size ve hanımınıza hayırlı, daha uzun ömür diliyoruz.



Düzenleyen ahmetgulsen - 30.07.2006 Saat 23:59
Ahmet GÜLŞEN

http://smmmahmetgulsen.wordpress.com/
Yukarı Dön
Ali TAŞ Açılır Kutu Gör
Yazar
Yazar
Simge

Kayıt Tarihi: 18.04.2006
Status: Aktif Değil
Points: 197
Mesajın Direkt Linki Gönderim Zamanı: 31.07.2006 Saat 10:34
Rahmetli Abdullah Özay beyefendi ile yanılmıyorsam imaret camiinde karşılaşmıştık sıradan birkişi olmadığını anlamıştım ama itiraf etmeliyim ki kalbimin kararmasından olsa gerek bu kadar derin maddi ve manevi bir entellektüel olduğunun farkına varamamıştım.Yoksa yakasını bırakırmıydım, bu bakımdan Nuri Erkenci kardeşimi tebrik ederken hafif yolluda olsa nasipli olmasından dolayı kıskandığımı da belirtmeliyim.Bu söyleşi ile hem gerçek bir aydını bizlere tanıttıkları için hemde bu vesile ile Çankırımızın Eğitim ve öğretim tarihinden bir kesitin kayıt altına alınmasından dolayı Çansaati org sitesi yöneticilerine teşekkür ederim.
Ali TAŞ
Yukarı Dön
Edip Açılır Kutu Gör
Üye
Üye
Simge

Kayıt Tarihi: 09.10.2006
Şehir: Kuşadası
Status: Aktif Değil
Points: 1
Mesajın Direkt Linki Gönderim Zamanı: 09.10.2006 Saat 03:44

sa.

vefalı Kadirşinas Bir Melami Dervişi ile tanışmak"Bahtiyarlıktır"

Bilmem acaba Suretinden siretine. Girebildinmi..

Eline sağlık

 

Bana Bir İnsan... Bulun Kölesi
Yukarı Dön
 Yanıt Yaz Yanıt Yaz
  Share Topic   

Forum Atla Forum İzinleri Açılır Kutu Gör

Forum Software by Web Wiz Forums® version 10.16
Copyright ©2001-2013 Web Wiz Ltd.
Yeni Sayfa 1

Güncel Sitemiz için tıklayınız.

Çankırı Araştırmaları Sitesi Ağustos 2013 3 ncü dönem sitesi

2002 yılından bu güne kesintisiz hizmet veren sitemizin binlerce yazı ve görselin bulunduğu arşivleri

2000-2005 I. Arşiv       2006-2013 II. Arşiv

 

Popup Örnek