Mustafa Amcamla sohbet etmek için gezi trafiğinin durgunlaştığı bir zamanı yakalamak biraz zaman alsa da başardık. Bu dolu dolu sohbeti sizlere ulaştırmama vesile olan arkadaşım gelini Zeynep ve Mustafa Amcama teşekkür ediyor sağlıklı ömürler diliyorum. Serpil ÖZKAN
MUSTAFA YİĞİTOĞLU
Anne adı: Huriye
Lakabı: Kaval Aliler
Baba adı: Musa
Lakabı: Musalar
Doğum yılı: 1929
Kardeşleri :Hatice

Damlamca da doğdum. Avlusu büyük bir evimiz vardı. Babam Taşkaracalardan geldiği için köylüler bize çok gelirdi. Eskiden köylerden 13 saatte gelinirdi. Annemde Kavaladan gelme. Babamın dizlerinden aşağısı çolaktı. Küçükken çiçek geçirmiş pehlivanmış, girişken becerikli idi. Arastada köşedeki Çakmak’ların camcı dükkânın orası, babam orada telden yumurta sepeti yapardı tele boncuk dizer tesbih yapardı.
Komşularımız Kalenin altında hisarın ilerisinde Kıyıcıların Abdullah, Hazım Ağa, Hüseyin (Kalaycıydılar) Teksaz Zeki (Tazıcılar), Dobi Ahmet, Şişlioğlu (mumla beni okuturdu, yemek sofrasında), Bakırcı Yurdakullar, İlhan Köprülüler, Mecitin Selam, Semerci Hüseyin Ağalar, Mehmet Yoğurt (Yoğurtcular) vardı. Bir de Seniha Teyzemiz vardı. Çok bilgiliydi. Geveri (atışma) atardı birbirlerine kocasıyla. Kocası aşağıdayken kendisi sofada Seniha Teyze;
“Ey uluma uluma”
“Pekmez olur tuluma”
“Karşıma geçip de”
“Köpek gibi uluma” derdi.
Kocası da;
“Sarı gülüm terende”
“İnsaf senin nerende”
“Sen de kabahat yok”
“Kabahat seni sevende” diye cevap verirdi.
Çok tutkunduk mahalle 50-60 kişi düğünlerde birleşirdik.
Cumhuriyet İlkokulunda Lütfiye Hanımda okudum üçüncü sınıfta Güzel Alilerin Hasan Bey geldi beşe kadar okuttu. İkinci sınıfa giderken bir gün İstiklal Marşı’nı söyledik öğretmenimiz dedi ki “Çocuklar canınız sıkılacak size bir şey söyleyeceğim ağlayacaksınız” dedi “Atatürk öldü bugün’ dedi ağlayamadım dondum kaldım, ağlayan çok oldu. Sonraları Mudanya’da Müzesi’ne gittim, Yalova’da Atatürk köşküne, Rize’de, Atatürk’ün iz bıraktığı yerleri hep gezdim.
Ortaokula yazıldım ama para yok kalem alacak para yok. İkiye gidenlerden emanet kitap istedik veren olmadı, ancak 6 ay gidebildim. Öğrendiğim Fransızca bile aklımda kaldı. Avni Aktan’dı öğretmenim. Aseyevu, Levevu.
Karatekin Hastanesi’nin orada büyük bir ev vardı. 1/C yi oraya verdiler. Biz orada okuduk. Babama yardım ettim baktım olmayacak terziliğe girdim. Aldığım para haftada 1,5 lira.
Piyade Atış Okulu geldi Hacet Tepesine. Eskiden yağmur yağmayınca oraya duaya giderlerdi. 3 sınıf yaptılar onu okuyunca giderlerdi beni tanımayan subay yoktu. 1700 talebe olurdu dikişe gelirlerdi, Teğmen Üsteğmen, Subay olurdu. Askeri elbiseye girdim eskiden memurlara, askeriyeye kumaş verilirdi dikişine karışmazlardı. Mehmet Sırmacı ustamdı şimdiki Pelin gelinliğin olduğu yer orada sanatı belledim ama kesmeyi öğretmezlerdi kendi başına terzilik yapmasınlar diye.
Eğer ceket olmadıysa ustalar bu olmadı sök demezlerdi.
“Kavadura kollar
Ispala yanlar
Birazda önden”
derse ceket baştan ayağa sökülecek olmamış anlamındaydı. Fransızcadan gelme giyim Fransa’da 1 numara.
Askere gittim. Ayaş alayındaydım. Çubuk’ta manevra yaparken Celal Dora komutanımızdı. Hizmet eri yemek getirdi. 2-3 subay geldi bölüklere subaylar dağıtılmış manevra bitti dediler. Biz NATO üyesiyiz takviyeli Tugay diye bizim gitmemiz lazım kura çekildi dediler. Aslında kura filan yok. 241. piyade alayı Koreye gidecek dediler. En önce ben atladım para verecekler dediler. Kore nere onu bile bilmiyorum hatta Küre anladık. Biz bir küçük harita bulduk haritadan arıyoruz Küreyi bulunca “Kastamonu buraya yakın ben tomruk arabalarıyla gider gelirim “dedim. 10 cent verecekler 5 cent orada veriyorlar 5 cent burada veriyorlardı.

Anadolu’nun insanı tarhana aşı her gün verseler itiraz etmez. Askerden izin verdiler annenizle babanızla helalleşin dediler. 12 kişilik bir minibüsle geldik. Oturma yerlerine tahta koymuşlar. 4-5 kişi oturuyor. Sülüklünün orada yolda önümüzde tekerlek gidiyor. Ben de şoförün arkasında oturuyorum. Şoför “bu bizden mi’ dedi araba yan yattı biraz 30 la gidilirdi. Herkes 9-10 saatte Ankara’ya gidip geliyordu. Sonradan Nuri Nurten otobüs getirdi. 6 saatte varmış Ankara’ya “aman nazar değecek diye aklım gidiyor” dediydi.

Büyük Caminin önüne Hidayet’in kahvenin önüne Cemal Yenikeçeci ve Halit Eskikapusuz iki araba almışlar, acenta çektiler herkes bakıyor. Ben de gittim yandım arabalara şoför mahali yok şoför hasır sandalyede oturuyor kasası Görele’de ya da Bursa’da yapılıyor. Görele’ye kasa yapılmaya gitmiş. O zamanlar araba tek tük 5 Mustafa’nın (okulda numarası 5 ti) taksisi vardı, Müftünün oğlu İsmail’in vardı.

Afife Şahin’in Anne ve Babasının Nikahı
Halk Sineması önü ÇANKIRI
Kasketli Şoför Mustafa Zencirci
Afife Şahin’in Notu: Yıl 1950 olması lazım. Annem Büyükdoluca’lardan. Babam Hacı Kütük’lerden
(İbrahim Zencirci arşivi)
Yola çıktık Anadolu’dan Süveyş kanalına vardık. 3 günde 4 günde sıra geliyor bizi harbe gidiyor diye öne aldılar. Sabaha kadar su aldılar, un aldılar. 5000 kişi vardık. 1800 de mürettebat üç vardiya çalışıyorlardı. 3. katı suyun içindeyiz. Yazıyordum günü gününe saati saatine bir sabah uyuyamadım oturuyorum.
Hint Okyanusu’nu geçiyormuşuz. O büyük hayvanları hiç görmedik kayaların üzerinde oturuyorlar bana bir püskürttü cebimdeki not defteri korkup irkilince denize düştü zaten mikrofonla bildiriyorlar şuradayız buradayız diye ben de not alıyordum. 30 gün gittik.
Gündüz 18 mil yavaş gidiyorlar gece 35 mille gidiyorlar.
Köylerden vardı. Dümelliden 8 kişi, Eldivandan vardı, Boyalcadan 7 kişi, Yapraklıdan 5-6 kişi, Sarayköy’den, Korgundan vardı, hep arkadaş olduk. 10 kafile gittik, bura boş kalmasın diye kura çekerdik gider gitmez diye ben iki keresinde de kaldım gidemedim. İkinci kafilede gider çıktı. Celal Dora komutan, Albay Tahsin Yazıcı Tuğgeneraldi. Niye geldin dedi. Ben bu sefer de gitmeyeceğim Japonya ya gideceğim dedim bir kere daha gitmiştim 10-15 gün. Amerikalılar Japonya ya Nagazikaya Hiroşimaya bomba atınca teslim oldu Japonlar. Her taraf Amerika bayraklarıydı. Bizim mektuplar Japonyaya gidiyor oradan bize geliyordu. Bizde Japonya’ya atıyorduk mektupları oradan dağıtıyorlardı. Bir daha gideyim dedim herkes gider sen gidemezsin dedi.
“Ne oldu komutanım! ” dedim.
“Senin baban bana geldi, vermem izin ne yapsan seni götüreceğim” dedi. Yakomaya gittik kampa şura şu oda senin dediler. 3 öğün yemek var ister burada ye ister dışarıda dediler.
Ben de askerde para kazandım kep diktim 30 liraya patik diktim 25 liraya. Asker kıyafeti sınırlıydı. Kaput veriyorlar yarısı yırtık postal veriyorlar yırtık. Türkiye fakirdi sen çıkarıyordun gelen giyiyordu.
Terzihaneye aldılar beni. Vapurda da terzihanede çalıştım. Arkadaşların kıyafetlerini de tamir ediyordum. İnşon limanına vardık oranın talebelerine bayrak vermişler bizi karşıladılar. Bize baktılar bunlar iş yapmaz kimisi uzun kimi kısa acemiyiz ya ben tüfeğimi kaybettim bizle alay ediyorlar. Can diye bir arkadaşımız vardı o İngilizce anlıyordu bunlar bizle alay ediyorlar dedi. İngilizler bizim mekanizmayı biliyor tüfeklerimizi elimizde bu tüfekle niye geldilerki diye.
7 mermi atıyor onlar 7 kişiyi öldürür. Bizimki 3 kere de bir kişiyi öldürebilirsen değilse kendin ölürsün. Silahları topladılar yeni silah verdiler.
Orada da araba yok eski, ön tampon yok. Ben polis oldum. Military Police MP sivile de askere de karışıyorum. 3 ay kaldık Tahsin Yazıcı Bey Tegülü diye bir şehre yazı yazdırmış. Biz 25. tümene bağlıydık. Biz buraya mahalle bekçiliği yapmaya gelmedik General MacArthur bize cephe verin diye yazdırmış. Onlar da olur demişler. Yemek domuz eti, kurbağa, çekirge, çekirge turşusu adamın içi bulanıyor onlar yerken bize bir günlük konserve veriyorlar. Pilav, hindi eti, koyun eti jelatinli kâğıtlarla gelirdi hindiler canın isterse tereyağı, yumurta tozu var omlet yap, kahve tozu var kahve yap, çay çıkıyor içinden bir ufak fitil koymuşlar bisküvi kutusunda yemeği kaynatıyoruz, tencere gibi kullanıyoruz. Burada yiyemediğimizi orada yedik, iyi bakıyorlardı.
Büyük alışveriş merkezi vardı anlaşmışlar. Akşam olunca döküyorlar yere ihtiyacın ne varsa alıyorsun. Su paketin içinde geliyor kuyular var oradan içmiyoruz, kimi miğferine ip bağlıyor çekiyor oradan ona bakıp başkası da aynısını yapıyor korktular su ile bizi zehirler diye içmedik oradan.
Cephe verdiler bize Amerikalılar çıktı biz girdik. Han nehri geçiyor önünden cephemiz öyleydi.
Bir metre derinliğindeki kanallara girdik. 500 mermi verdiler. 5 tane ikisi taarruz üçü savunma bombası verdiler. Gece 10.10 gibi bir işaret fişeği attılar her yer kaynadı. Etrafımızı iki orduyla sarmışlar kafanı kaldırsan kurşun yiyeceksin. 500 merminin 350 sini attım emme nereye gitti bilmiyorum. Sarayköylü Necip vardı “daha bitmedi mi bu ateş diye” ayağa kalktı gırtlağından yedi kurşunu hemen aldılar onu oradan. Sabah ortalık ışıyınca uçaklar geldi bize eşarp verdiler. Kırmızı, beyaz, yeşil hangisini dersek onu bağlayacaksınız dediler. Sabah oldu kırmızıları takın dediler taktık onların uçağa gelesiye kadar kaç uçak geldi. Biz akşam yemeği yedik karışık ortalık herkes hemşerisini arıyor dediler ki biz Seule kadar gidecektik 1. 2. bölük kurtardı sizi dediler. Amerikan elçisi gelince öyle söyledi. Koreliler zaten aç Amerikalılar onlara vermiyor kendi milletinden olana vermiyor bize kumanya veriyor. 14 ay kaldım Bir ay gitmek 1 ay gelmek sürdü. Boyalcadan biri çayda boğuldu yüzme bilmiyormuş ölenler çok oldu.

Kore Kahramanlarını Karşılayan Çankırılılar
(Ihsan Erdal Arşivi)
Dönüşümüz iyiydi. İskenderun’dan İzmir’e gittik orada çıkardılar. İzmir’den trenle geldik. Karşılamaya kalabalık millet geldi. Damlamcada avlu almadı gelenleri adım o günden sonra Koreli kaldı.

İşimi kendim sürdürmek istiyordum. Ustam “gel çalış” dedi. Makine arıyorum dikiş makinesi malzemede bulamıyorum. Her şey kıt Sırmacının yanına gittim. O da muhacirdi Bulgaristan’dan.
Ustam İstanbul’a çocuklarını okutmak için gitti. “Dükkânı sana bırakayım dedi. Bankaya 10.000 lira borcum var” dedi. 2500 lira yatırıyorum ertesi gün alıyordum sermaye gibi. Banka müdürü Altayların Sabri “olmaz vermem dedi plasman yok” dedi.” Aleme var bana mı yok” dedim.
Sırmacı mektup yazmış 9 kilo bal vermiş iyi arıcılık yapardı. Para veriyor bende alıp yatırıyorum günü gününe saatini de yazardım. 9 kilo bal 54 lira tutuyor istedi usta. Para alanlara soruyorum hiçbir sıkıntı yaşamıyorlar. İsmail Atalı alıyor terzi Hulusi alıyor. Bal parasını istedim Sırmacı çocuk okutuyor dedim vermediler. Ankara’ya gittim müdürün yanına koymadılar görüşemezsin dediler. Kapıcıyı bir yere çağırdılar hemen kapıyı tıklattım girdim. İki kişi yanında oturuyor.
“Buyurun arzunuz mu var?” dedi olanları anlattım. Yatırıyorum parayı finansman yok diye parayı alamıyorum” dedim. Telefonu açtı sordu geciktirdi ödemeyi diyor, notlarımı gösterdim, hiç gecikme yok. İşi halletti müdürü de Polatlı’ya tayin ettiler.
Kız kardeşim Hatice’yi Acaerüklerin Hayri ile evlendirdik. Babama ben Kore’den gelince bir titreme geldi. 6 ay sonra vefat etti. Annem diyor “amcanın kızını al, ben diyorum olmaz ben o gözle bakmadım.” Kore’den geldiğimde “hoş geldin ağabey” diye karşılamaya gelmişti, annemi kıramadım evlendik. 1954 yılıydı.
Amcamda Kıbırların yanında ayakkabı dikiciliği yapıyordu. Baş donanma yaptık, nikâh da yanan Ateş sinemasında oldu.
Büyük seli gördüm seyretmeye Hastane köprüsüne gittik. Evin gidişini gördüm sel altına girdi evi götürdü köprüye çarptı dağıldı. Hapishaneyi boşalttılar. Kadınlar erkekler ellerini birbirine bağladılar, Ateş okulunun o tarafa götürdüler.
12 sene terziliğe devam ettim baktım artık dikiş para kazanmıyor küçük bir vitrin yaptım hazır giyim manto elbise hazır giyim kaliteli dikiş yaptım. Hatta vitrin süslemeden ödül aldım.

Eniştem askere giderken karısı ve çocuklarını bize bırakmıştı. Döndüğünde de göndermedik o şoförlük yaptı ben konfeksiyonculuk beraber durduk. Çocuklar okusun diye özendim okumayınca konfeksiyondan sonra elektrikli ev aletlerine geçtim. İstanbul’a mala gidiyorum hemen dönmüyordum. İstanbul’a da Yaşar Özkanlı, Rüştü Şaşmaz la gidiyoruz eskiden esnaflık böyleydi aynı işi yapsan da rekabet olsa da dostluk devam ederdi. Ben biraz kalır dolaşırdım. Türkiye’de dikiş makinesi yok Amerikan pazarlarını geziyordum oradan makine aldım, tablasını buradan aldım. Zenit ve Omega makinalarını Çankırı’ya ilk ben getirdim. Köylerde dikiş makinesiz düğün olmazdı makine satmaya başladım, mobilyaya çevirdim. Dükkân aldım büyüttüm. Her satılan dükkânı ala ala, ekleye ekleye en son haline getirdim.

Soldan sağa: Hüseyin Kıvrak, Mustafa Yiğitoğlu (Koreli), Hüseyin Kırıkoğlu (Kıbır’ın Hüseyin), Mehmet Yoğurt.
Esnaf kefalet falan vardı ayakkabıcı Onurlar, berber Cahit, İhsan Yaprak dükkânlarını arkadan da bir ev alarak bu hale getirdim. Orayı 4 kata çıkınca mahkemeye düştüm Anıtlar Kurulundan ceza geldi. Diyorum ya “İmaret de bir kibrit değse her yer yanar. Ben buraya mal koyacağım mobilya hepsi yanıcı bir şey olursa yıkmak şartıyla ben dükkân bulurum” dedim. Bir bayan geldi. Her tarafı inceliyor burası yüksek dedi. Sen dedim” şuraya emanet mal koyar mısın? satıp da ödeyeceğim burası beton” dedim. Cezayı bir sene de ödedim. 1990 a kadar kız kardeşimin çocuklarıyla beraber birlik iş yaptık dedim ki bir şirkete çevirelim gençler razı olmadı ve dükkânları ikiye böldük. Ablamın çocukları Hayati, Mustafa, Selahattin benimkiler Alaattin, Musa, Mualla biz beyaz eşya aksesuarı aldık. Evde de birliktelik aynı.
Motorhanenin orada tek katlı bir ev vardı. Biz Karadayılı öğretmenin damadı Salim Kültüral’dan aldık. 1964’te oda İstanbul’a gitmiş ev bulmuş para lazım olmuş Çivitçiye telefon etmiş. O da dellal (tellal) bağırtıyor duruyor. Hasan Sırmacı’nın karşı köşedeki saatçi dükkânın orada bağırıyor, alalım dedim. Kaç lira dedim bana İstanbul’dan mektup yazdı 20 liraya dedi. 19.90 desen olmaz dedi. “Bana bir takım elbise dikecen” dedi. “Arkasında büyük bir bağ var orada senin” dedi metrekaresini bile sormadım. Salim Çivitçioğlu git al dedi. 8 bin lira var üstünü sağdan soldan topladım vekâlet gelecek tapuyu alacağız parayı verdim. O da İstanbul’da bekliyor. Elbiseyi diktim. 10 gün sonra vekâlet geldi aldık.
Buralar o kadar ıssızdı ki anam gelmek istemedi başladı ben orada ne yapacağım diye. Damlamcadan buraya gelmek istemedi. Eczacı Könezin evi, Deli Rıfkı’nın evi, bir de bizim ev vardı. O kadar ıssızdı buralar. 5 odalı bir evdi beraber taşındık çocuklar burada büyüdü. Musa 6 aylıktı. 25 sene kazanç birlik yedik içtik 18-20 kişi olunca artık zorlanmaya başladık. Ortada büyük salon odalar hep salona bakıyor arkada da küçük bir oda vardı şoför olduğu için oraya kız kardeşimgile yaptık. Yoldan geldikçe onlar oraya gidiyorlar. Yukarıya 3 katlı 6 daireli ev yaptık kiraya verdik. Evlenen her çocukta bir kiracıyı çıkarıyorduk.Evlenen geçiyordu. Dükkânda erkekler evde kadınlar birlikte yaşadık. Herkes evlendiğinde 6 daireli evde doldu, bir sofrada 19 kişi olduk. Ben istedim ki bir odayı yer yapayım aşçı tutayım herkes yemeğini alsın bu birliktelik devam etsin ama zamana, şartlara yenildik. Yazlığı sıraya dökerdik bir intizam vardı. Dükkânı boş bırakmazdık, ben ayarlardım gidiş gelişi, gençlerde uyardı.

Mustafa Yiğitoğlu (Koreli Mustafa), Ahmet Patatoğlu, Basri Eskiduman, Zeki Babadağ (Teksas Zeki), Halit Güçyılmaz
Zeki Babadağ (Teksas Zeki) Albümü
Hacer Babadağ Arşivi
Esnaflık da çok değişti, büyüme var eski tat yok. Marketler çıktı küçük esnafın işi zorlaştı. Mahalle aralarındaki dükkân işi görüyordu. Eti kasaptan, meyveyi manavdan alırdık. İmarette mektup gönderince Büyük Caminin olduğu yerde dayımın dükkânına gönderirdim.
Bay Hüseyin Masat İmaret de kasap diye gönderince gelirdi mektuplar zaten Çankırı Aşağıpazar, Yukarıpazar, İmaretdi o zamanlar.
Hayattaki en büyük zevkim her yemekten sonra kahve içmek, esnaflık, gezmek.
Esnaf Kefalet Kooperatifine yazıldım, Ticaret Odasına yazıldım, Belediye Encümenliği yaptım Nurettin Ok zamanında çalıştım sağ görüşlüydüm.
Yarana girmedim kendi aramızda 15-20 kişi toplanır ahenk yapardık. Yer içerdik. Türkiye’de kaplıcaya Ayaş, Kızılcahamama giderim. En sevdiğim Bursa’dır. Beni Kore gazisi diye tanımayan yok.Yazlığa Kurşunlu’ya, Abana’ ya, küçük Kumluca’ya gittik çocuklarla.
Yurtdışı anımızda var. Bir gün Kembağlı Raşit’in oğlu Gürhan’a bizi gezdir dedim. O da dedi ki “aman nereyi biliyorsunuz Kırıkkale, Kayseri, Ankara bir yurtdışına gidelim” dedi. Şöyle bir araştır ne lazımsa öğren gidelim dedik. İlhan Köprülü, Selahattin Bayram, Abdusselam Sebzeci, Gülhan Sarıaslan yola çıktık. Bulgaristan, Yugoslavya, İtalya, Almanya, Fransa, İsviçre geze geze gidelim dedik. Daha Bulgaristan’da kavga ettik, bir araba durdu. Bizim arabada ölen Ayhan Işık’ın Chevrolet yayla gibi arabasıydı. Gürhan’da sürüyor hızlı gitmiş 60 yazan yere 90, 90 yazan yeri 120 ile geçmişiz.

Bir benzinlikte durduk. Biz anlatıyoruz zannediyoruz ki bunlar da salak anlamıyorlar diyoruz.
Fransa’yı görelim dedik Eyfel Kulesi’nin ayağının dibine kadar arabayla girdik. Nasıl gittik altı yol var tesadüfen bir yola girdik ışık yandı geçtik resmini gösteriyoruz anlamıyorlar yine diyoruz salaklar anlamıyorlar diye. Gürhan sorduğumuz adamın yakasından tuttu arabaya oturttu yolu göster diye. Bir yere varınca adam Van tu tri dedi. 3.yola gideceksiniz diye işaret etti adamı indirdik aşağıya. Kalabalık geziyoruz birisi dedi ki “nereden geliyorsunuz? _Türkiye den “arkadaş ben burada elçiyim arabamı 30 kilometre geriye koydum siz nasıl girebildiniz” dedi. Biz demiyoruz ki halkın arasına girdik arabaya da bir adam attık diye.
İsviçre’ye, İtalya’ya gittik bir ay 5 günde geri geldik. Her gün bir iki yere gidiyorduk. Parayı da her gittiğimiz yerde bozduruyorduk bir kerede bozmuyorlardı. Şimdi de elimden geldiğince gücümün yettiğince gezmeye devam ediyorum.
İki katlı evimizi kata verdik, aile apartmanı oldu. Aile apartmanındayız.Oğlum Alaattini (genç), eşimi kaybettim. Gelinim Zeynep, diğer oğlum gelinim kızım hepimiz bir aradayız. Beni hiç boş bırakmıyorlar biraz dışarı çıkıyorum. Günlerimi böyle geçiriyorum.

Çankırı Araştırmaları Sitesi sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.



Yorum bırakın