Amcasının kızı amcamla evlenen, yarım asırdır tanıdığımız, görüştüğümüz, pozitif enerjili, yardımsever, güler yüzlü, akraba canlısı, hakikatli Nuray Ablamla görüşmek, sohbet etmek çok güzeldi. Bu samimi, içten dolu dolu sohbette bize yardımcı olan gelini Zeynep’e, sizlere bu sohbeti ulaştırmama vesile olan Nuray Ablama teşekkür ediyor, sağlıklı günler diliyorum.
Serpil Özkan
NURAY KÜÇÜKBABUCCU
Anne adı: Zahide
Baba adı: Hasan İzmirlioğlu
Lakabı: İzmirliler
Doğum yılı: 1953
Kardeşleri :Rıfat, Hacer

Eski adı Saray Mahallesi olan şimdiki Defterdarlık binasının olduğu yerde çıkmaz sokaktaki iki katlı evde doğmuşum. Alt katta Ahmet (İzmirlioğlu) Amcamlar üç çocuğu Mehmet, Zehra, Ekrem üst katta da biz oturuyorduk. Babaannem vardı.
Babam ayakkabı tamircisi, amcam bakkaldı.
Onlarında hikâyesi şöyle;

Babaannemin babası şıhmış Çankırı da ulemaymış yanağına şiş falan sokanlardan. Babaannemin annesi ölünce dedem evlenmiş babaanneme iyi bakmıyorlar diye üç tane eşi boşamış. Camiye giderken götürür, namazını kılarken yanında oturttururmuş. Hatta bir keresinde babaannem altına işemiş, hiç kızmamış halıyı toplamış omzuna atıp getirmiş, yıkayıp kurutup sermiş. Babası da ölünce babaannemi amcası yanına almış. 13 yaşına gelince sokakta oynarken bir gün yengesi çağırmış nüfus cüzdanını eline vermiş komşuya göndermiş. Bunu ver de gel diye meğer evlendiriyorlarmış haberi yok.
Dedem de İzmir’den gelmiş, annesi babası ölmüş. Ağabeyi Çankırı’ya kamyonla demir getiriyormuş, erkek berberliğine işe sokmuş. 16 yaşındaymış. Mahallemizdeki Münevver Ablamın nenesi “bu iki öksüzü evlendirelim” demiş. Babaannemin maddi durumu iyiymiş. Ateş Okulunun arkası tarlalarıymış ekin gelirmiş. Nenem evlenirken amcaları ev almışlar oturtmuşlar. 14 yaşında ilk çocuğunu kucağına almış üst üste iki tane kız çocuğu oluyor ölüyor bize “nazardan çatladı çocuklarım” derdi. Biz de şöyle düşünüyoruz; Anne yok, yardımcı yok, kendisi de çok küçük, herhalde bakamadı, bakımsızlıktan öldü herhalde diye. Sonradan babamla amcam olmuş onlar yaşamışlar. Dedem habire savaşa sefere gidermiş. Her evden bir kişi bir kere giderken dedemin arkası olmadığı için üç kere sefere gitmiş.

Ninemle dedem birbirlerini çok severlermiş. Dedem de iyi bakarmış neneme hamile olunca başucuna meyve yıkar, koyar kıymetli tutarmış. Babaannem de çok utangaçmış yemek yerken yemenisini öne getirir altından yermiş. Dedem bir gidince bir sene gidermiş. Asker taburu gelecek diye haber gelince asker evleri hazırlık yapar yemekler yapar, akrabalar gelirmiş. Babaannem de eşi gelince herkesin içinde kucaklarsa filan diye utancından dolaba saklanırmış. Evdekiler “Hacer çık “demezmiş. Dedem de “Hacer nerede?” diyemezmiş. Herkes yiyip içip gidince dolaptan çıkarmış. İlk gelişi, ikinci gelişi hep böyle olmuş 3. geleceği zaman yine dolapta saklanmış. Bitişiklerindeki komşu oğlu da askerden gelmiş demiş ki :
_”Boşuna beklemeyin bu sefer gelmeyecek, pazar sabahı dokuzda alnının ortasından vuruldu” demiş. siperdeymiş, Çanakkale de şehit olmuş . Haber gelince nenemi dolaptan çıkarmışlar, koyun kuzu ya karışmış tabii. Sonra o komşu şahitlik yapmış şehit maaşı bağlamışlar. Hemen maaş bağlanmazmış o yıllarda, korktu da askerden kaçtıysa diye şahit olmayınca. 18 yaşındaymış dul kaldığında. Dünür gelmeye başlamışlar, nenem evlenmemiş. Babamla amcamın aklı ermeye başladığı için dünür gelince bacaklarına sarılırlarmış evlenme diye. Sonraları yemek öğreniyor okuyuculuk yapmaya başlamış, hem maaşını almış.
Eskiden okuyucular düğünlerde misafirleri davet eder, düğünü organize ederlerdi. Benim de çocukluğum da annem pencereden okuyucuyu görünce okuyucu geliyor diye elime harçlık verirdi. Okuyucu düğün sahibinin yakınıysan gelin hamamına da davet ederdi. Düğüne davet eden okuyucuya bahşiş verilirdi.

Böylelikle iki çocuğunu büyütmüş. Önce amcam Ahmet İzmirlioğlu’nu evlendirmiş, ilk oğlu Mehmet doğduktan sonra babamı evlendirmiş.
Babam da kayınpederinin çırağıymış. Dul kadının, öksüzün, komşunun, akrabanın parasını almazdı, çok merhametliydi. Ağabeyim de okurken yazları yardım ederdi. Bir gün önlüğünü çıkarıp atmış “duldan alma, öksüzden alma, akrabadan alma, komşudan alma biz nereden para kazanacağız?” diye. Komşumuz Münevver Ablam da anlatırdı oturmaya gittiğinde ayakkabıların altına bakarmış, tamir edilecekse gazeteye sarar koltuğunun altına alır giderken götürürmüş. Kimseye söylemeden tamir edince de yerine koyarmış onun hastalığıydı bu.
Şapka İnkılabında babam 15 yaşındaymış. Atatürk Kastamonu’dan dönerken karşılayanlar arasında babamda varmış. Karşılayanlar sıraya girmişler ve Atatürk de hepsi ile tokalaşmış. Babam hayranlıkla anlatırdı. Çok yakışıklıydı, mavi çok güzel gözleri vardı insan bakmaya kıyamıyordu diye. Babam o günden sonra daima fötr şapka taktı. Babaannem de Atatürk’ü çok severdi. Atatürk çarşafı yasaklamamış sadece “yüzünüzden peçenizi çıkarın” dedi derdi. Kim olduğunuz belli olsun diye. Çünkü erkekler de çarşaf giyip kötü işler yaparmış. Kendi isteyen açılmış. Annem bile yukarı çarşıya çıkarken erkek görmesin diye atkısıyla bir gözünü kapatır öyle çıkardı. Normal zaman başörtü takardı.
Mesela ben de büyüklerden birinci ağızdan duyduğum bir olayı anlatayım: Çarşaflı olan hanımın peşine eniştesi takılıyor, arkasından takip ediyor tam evin kapısının önüne gelip tokmağa uzanınca “eyvah ben senin peşinden mi geldim?” diyerek mahcup olmuş. Aslında evli insanın bu hareketi yanlış ama çarşaf olmazsa kim olduğunu da görürdü.
Komşularımız Kömürgözlerin Münevver Ablagil, Ölmezlerin Yeter Teyze Fazlı Amca, Akıllı Zöhreler (Nurettin Ok’un, Çankırı valisinin aşçılığını yaptığı) Recep Amcagil, Nurettin Ok’un dayısı Hasan Baba ve eşi Afife Anne, Araboğulları Müzeyyen Teyze, Alvalı İsmail Amca, Emiç Anne, Tahsin, Kadir, Teslime Melan kardeşler, anneleri Pakize Teyze, Melek Teyze, Ali Bey Amca vardı. Çıkmaz aralık olduğu için top oynamaya müsaitti. İstop, yakalamaca oynardık. Ben niyeyse fazla koşamazdım.
Komşumuz Bekir Salebciler kıraathaneleri için evde limonata yaparlardı. Büyük bakır kazanda kapı arkasındaki odada dururdu. Avlu kapısı açık olduğundan evin gelini rahmetli Aliye Salebci Teyze sokakta oynayan çocukların sesini duyunca seslenirdi. “Gelin yavrularım size limonata vereyim” diye. Büyük limonata bardaklarına doldurur, ikram ederdi. Aklıma geldikçe ona dua ederim. Çocuk sevindirmek, akıllarda kıymetli kalabilmek çok güzel.
Gece gündüz oturmalarında tiyatro gösterisi yapardık. Giyeceğimiz kıyafetleri valizlere koyardık. Kızlar erkek kıyafeti giyer kömürle bıyık yapardık. Erkeklere kız kıyafeti giydiriyor, ince çorap topuklu ayakkabı giydiriyorduk.

Gece kapıları çalıp konuşma yapardık. Münevver Ablanın annesi Fadime Anne çok korkaktı. Bizi görünce çığlık çığlığa içeriye kaçtı. Babamda kızdı tam adamına gitmişsiniz diye böyle komiklik yapar gülerdik. Bunları Affe Annelere yazın Ankara’dan gelen yeğenleri Işıl ve Mustafa’dan öğreniyorduk onlar bize öğretiyordu. Onlar Ankara’da Çocuk Tiyatrosuna giderlermiş. Lüküs Hayat’ı, Yedi Kocalı Hürmüzü canlandırırdık. Teyzelerinin çocukları da Mersin’den gelirdi onlar da Karagöz Hacivat yaparlardı kuklaları ile gelirlerdi. Annemiz babamız hep beraber seyrederdik.
Affe Annelerin avlusuna çarşaf serer perde yaparlar, sandalye dizerlerdi.
Erol Hanyalının annesi Hüsniye Anne, Bekir Amcanın eşi, babam çok güzel masal anlatırlardı. Tahir ile Zühre hatırladıklarım 12 ördek biri büyülenmiş kız kazak örgü üstüne atınca genç yakışıklı delikanlı oluyor. Bunları da eski yazı yazan hikâye kitaplardan okurlardı. Mısır patlatılır, elma, armut, ayva yıkanır, konur, bilmece sorulur, fincanda yüzük saklamaca oynanırdı.

Kaleye yürüyerek giderdik. Tekkeyi ziyaret ederdik, içinde mevlit okunurdu. Kudüm çalar okuma yapılırdı. Tef gibi zilsiz büyüktü. Hatta bizim mahallede oturan bir Hanım vardı Noyan soyadlı zannedersem Ermeniydi biz gibi yaşarlardı. Kışın evlerde toplanır kar yağdığı zaman kadınlar koyu şeker şerbetini hazırlardı. Erkekler elleriyle onu uza tırlardı sonra tepsiye kavrulmuş una bulayarak çekme helvası yaparlardı. Yanında turşuyla yenirdi.

60’lı yıllarda Eldivan’da kiraz bayramı düzenlenirdi. Üç gün süreyle eş, dost, akraba taşıtlarla gider, sabahtan akşama kadar orada piknik yapardık. Çevre illerdeki Çankırı’lılar bile gelirdi. Eldivan halkı gelenlere “bahçemizden istediğiniz kadar kiraz yiyin, toplayın, yeter ki dalları kırmayın” diyerek büyük jest yaptı. Ama bu yıllar içinde suiistimal edildi. Dallar kırılarak toplanınca vazgeçtiler. Meydanlarda çok ucuza satmaya başladılar.

Habersiz gelen misafire evde ne varsa ikram edilirdi. Bisküvi konurdu. Renkli bardaklara isteğe göre tarçın, portakal suyu, kivi gibi çeşitli meyve suları ve çay doldurulurdu. Haberli misafire ise genelde yazma çöreği yapılırdı. Ben yeni gelin olduğum zaman misafirlere pasta falan yapınca annem “oyuncak gibi oynuyorsunuz yaparım bir yazma çöreği “derdi beğenmezdi. Gümbüdek karnımız doyar derdi.
Kışın karın en temiz yerinden toplanır üzerine pekmez gezdirilir çay kaşığı ile yenilirdi, kar helvası denirdi.
Doğumları mahalle arasında bilgili kadınlar yaptırırdı kışsa komşuların kimi sobasını yakar kimi yemeğini yapardı. Komşuluk ilişkileri çok iyiydi. Lohusa çorbası yapılır (un çorbası) yedirirlerdi. Babaannemde gelinlerine çok iyi bakardı. Ben annemden babaannemin aleyhinde hiç bir cümle duymadım. Onlar doğum yapınca bir hafta yatırır dinlendirir ondan sonra artık kendi işinizi yapabilirsiniz diyerek işini dönermiş. Dışarıdaki işlerini nenem yaparmış sularını kovalarla doldurur getirir anneme verir yukarı çıkarttırır yengeme de aşağıya verirmiş. Eşleri geleceği zaman misafirliğe gidecekleri zaman sürmelerini çektirir bakımlı olun dermiş. Hiç kızmazmış.
Hafta arası evlerdeki dolaplarda banyo yapılırdı. Hafta sonu hamama gidilirdi. Hamamdan çıkınca oturan büyüklerin elleri öpülürdü. Gelinler kayınvalidesini yıkar giyinmesine yardım ederdi, gazoz içilirdi.
Büyük selde annemin elimden tuttuğunu, önümüzden selin geçtiğini hatırlıyorum.

Annem disiplinliydi. Hiç dedikodu yaptırmaz, onun bunun kızlarını çekiştirtmezdi. Benim de kızlarım var derdi. Açık saçık konuşturmaz, komşu akrabanın arkasından konuşmazdı. Ey böyle birinin sohbetinden tat tuz alınır mı? Onun için Tuzsuz Zahide derlerdi.

Babam çok hoşgörülü, fedakâr, anlayışlıydı. Ne istersek yapardı. Masal anlattığı gibi geçmişi de anlatırdı.
Babamdan duyduğuma göre, çocuk yaşlarında şahit olduğu şeyi anlatayım. Büyük Caminin sağ alt köşesine yakın bölümde, Çivitçioğlu Medresesinin altında idam sehpası varmış. Suçluyu asınca bir hafta ibret-i âlem için ipten almazlarmış.
Yine sohbetini sevdiğim bir büyüğüm rahmetli Muzaffer Sancak Amcadan Çankırı’nın bir yardımlaşma âdetini dinlemiştim. Çanakkale Savaşından sonra her memlekette olduğu gibi Çankırı da da çok dul kadın kalmış. Şehit eşlerine yardım amaçlı her Perşembe akşamı Çankırı’nın esnafları, ileri gelenleri toplanırmış. Her birey ne açıdan yardım edebileceğinin sözünü verirmiş. Erzak, un, yakacak gibi acil ihtiyaçları paylaşırlarmış.

Ben çocukluğumda amcamın oğlu Mehmet İzmirlioğlu’nun güvey gezmesini hatırlıyorum. Darbukacı, kemancıyla damat arkadaşlarıyla beraber mahalleyi gezerler, çarşıya çıkarlardı. Akşam da başdonanma olurdu kadınlar giremezdi. Kadınlarda bir hafta kına yaparlardı. Mahallede göbeğini boyayıp yüz şekline getirip, üst tarafını kapatıp oynatan Akıllı Zöhre Teyzemiz vardı. Erkeklerde bu kınalara, şenliklere girmezdi.

Şenliklerde bindallı giymek çok revaçtaydı. Orta yaşlılar oyalı iğne oyalı yemeni ile gençlerde taçla giyerlerdi. Ellerine yakılı kına yakarlardı. Tef çalan keman çalan olurdu. Önceleri Kör Hasan karısıyla sonrada Kör Halit keman çalardı. Okuyucu kim isterse onu kaldırırdı oynamaya. Genelde yemenili orta yaşlı bayanlar Çarşılardan üç mum aldım yakmaya
Üç ayak, mineler oynarlardı. Sen kalk, sen kalk diye seçerdi. Kimin neyi güzel oynadığını bilirdi.
Okuyucunun eline bir kutu şeker verirlerdi kim verirse dayı hanımıysa “Şen olalım dayı hanımından” diyerek öndekilerin kucağına arkadakilere de atardı.
Şarkı söylemeyi, oynamayı çok severdim.
Annem düğüne götürürdü. Benim de orada içim coşar eve gelince 8-9 yaşlarındayken pencereleri kapatırdım. Tefim vardı hem çalar, hem söyler, hem oynardım. O yaşlarda şimdiki Lise binasının olduğu yerdeki evimize taşınmıştık. Arkamızda da Mürüvvet (Batumlu)abla Ahmet Amcagil vardı. Mahalle huyumu bilirdi.Ahmet Amca
” Gız gine oynayacan seni gelen dünürlere yoyduracağım, oyun türkü başka bir şey yok” diyeceğim derdi.
Komşularımız Ayten Yumak’ın kızı Ayper, Terzi İhsan Kaleli’nin kızı Makbule ile oynardık. Dodurların Bülent küçüktü. Elinden bisikleti alırdık, binmeye çalışırdık. Bitişiğimizdeki ayva bahçesinden ayva çalardık. Ayvalar çiçek açtığında çiçeğini koparıp yerdik çok lezzetli olurdu.

Yumakların oraya subay bir kiracı geldi. O da biz gibi yapmak isterken içinde arı varmış ağzını sokmuş şişti kız hastanelik oldu.
Bakkal Şevki Amca vardı. Terzi kızlar Necla Seyhan vardı çok güzel terzilik yaparlardı. Çok titizlerdi. 1974’te evlenene kadar o evde durdum 76 da istimlakı yapıldı Çankırı Lisesi yapıldı.
İlkokula Kurtuluş İlkokulu’na gittim. İlk öğretmenim Kemal Erdemdi. İkinci sınıfta değişti. Aynur Özmerzi, Mukaddes Ozan, Gülnur, Zübeyde vardı.

Ortaokulu Taş Mektepte okudum. Fatma Ayhan’la çok samimiydik. Bir birbirimizin evine gider plak dinlerdik. Öğretmenlerimiz Fahrettin Demirdöğen, İsmail Öztaş Türkçe öğretmenimiz çok severdim. İsmail Kurdoğlu matematik öğretmenimizdi.
Ağabeyimle ablam okurken kızlarla erkekler aynı yerde teneffüste beraber olmazlarmış.
Taş Mektebin arkasında kızlar öndeki bahçede erkekler olurmuş. Bir gün ablamın kaleme ihtiyacı oluyor abimden isterken görmüşler disipline çıkmışlar. Kardeş olunca ceza vermemişler.

Okul bitince biraz iş aradım. Daktilo öğrenmeye gayret ettim. Belediyede bir memur trafik kazasında vefat ediyor. Akrabamız olan Hasan Özkan (Pirinççi Hafız) Belediye Meclis üyesiydi. Eşi Hatice Teyzeden haber yolladı. Dilekçe versin dedi müracaat ettim. Akide Karakoç, Mukaddes Oktar, Nihal Başbuğ, Süheyla Parıltı iş arkadaşlarımdı. Selçuk Oktay, Müştak Uzyapan müdürlerimizdi. Müştak Bey benim müdürüm değildi ama iyi bir idareciydi çok severdim.

İlk defa maaş aldım. Birazını yatırmak için arkadaşım Akide ile Emlak Kredi Bankası’na gittik. Tesadüfen Erdoğan Küçükbabuccunun veznesine yatırdım. Bize çok kibar davrandı. Çıkınca Akide’ye dedim ki:
_” ne kadar kibar, saçı dökülmüş ama yakışıklıda ne var saçı dökükse ben buna varırım” dedim. Bir ay önce annesigil bana görücü gelmişler bilmiyorum. Öğle yemeğine geldim koştur koştur yer sofrası kurdum tam yemeği kaldırırken geldiler. Annesiyle teyzesi. Babam iyi tanıyormuş “buyur buyur Mübe Hanım” dedi ben utanır görücüye çıkamazdım. “Utanma ne var utanacak” deyince daha çok utanırdım. İkinciye dünür geldiler. Babam razı olmadı.
“Kızım o çok sinirli maçlarda küfür ediyor seni döver” dedi.
_”Yok, baba yapmaz çok kibar” dedim. O da beni utandırmadı evlendik. Şenliğim Yıldız Sineması’nda gündüz oldu. Nikâhım Belediye Nikâh Salonunda oldu.

Ramazanlar benim işe girdiğim gençliğimin ilk yıllarında yaza geliyordu. Bir hafta sonra davetler başlardı. İşten gelince yemeğimizi hazırlayabilirdik. Sahurda muhakkak oklava ekmeği ya da otlu ekmek yapılırdı. Kızılcık şurubu içerdik. Annem yapardı benim o zamanlar.

Babam 1978’de vefat etti kalp krizinden amcamda kalp krizinden 52 yaşında vefat etti.
Milli bayramlara çok güzel hazırlanırdık. Okulun bahçesine stadyuma giderdik. Aileler suyunu yiyeceğini alır tribünde yer kapardı. Kapamayanlar sahanın etrafında beklerdi. Trampet geçerken dağılırken yol kenarına dizilirler biz onları görmek onlar da bize görünmek için çabalardı.
30 Ağustos’ta Astsubay Hazırlama Okulu öğrencileri savaş temsil ederdi. Sahanın bir tarafı düşman askeri bir tarafı Türk askeri olurdu. Silahlar atılır, çatışma yapılır, ortalık toz duman olurdu. Türk askeri kazanır, bayrağı açar, alkış kıyamet çok güzel olurdu.
Askeri geçitte kendimizi güvende hisseder, bizim arkamızda askerimiz var, ordumuz var diye çok gururlanırdık.
Rıfat Ağabeyim hava astsubayı oldu. Ablam Hacer 17 yaşında kara astsubayı ile evlendi. Sağlıkları iyi çok şükür. Kardeş ilişkilerimiz sağlamdır. Ağabeyimin eşi Hayriye ile çok iyi ilişkiler içindeyiz. İyi günde, kötü günde hep yanımızda oldu. Çok fedakârdı. İyi kaynaştık.

Bir tane oğlumuz var. Ersen Küçükbabuccu. Allah herkese hayırlı evlat versin. Oğlumuz bizi hiç üzmedi. Her zaman çok saygılıdır. Evlenme çağı geldiğinde de hayal ettiğim gibi saygılı, görgülü, muhabbetli bir de Zeynep’imizi verdi Rabbim. Kızımız yok dedirtmiyor. Bunu öyle güzel başarıyor ki; eksikliğini hissedecek fırsatı bile bırakmıyor sağolsun. Dünürlerimiz Semiha ve Ahmet Beye gelince sevildiğimizi bize hep hissettirdiler. Çok şükür yerden göğe çok memnunuz. Beni dinleyip okuduğunuzda inşallah sıkılmamışsınızdır. Herkese selam eder, sağlıklı günler dilerim.
SAYGILARIMLA SERPİL ÖZKAN
19.03.2022
Çankırı Araştırmaları Sitesi sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.



Yorum bırakın